Dünya’nın her yerinde, dağlara ve taşlara zeytin ağaçları dikilirken, biz bu ağaçlardan ne istiyoruz?

Şimdi zeytin dikme zamanı mı?” diye sorabilirsiniz, ülkemizde seçilmiş belediye başkanları ve emekçiler aylardır tutuklu bulunurken… Toplu yemeklerde insanlar aynı gıdadan zehirlenirken… Kadınlar yalnızca kadın oldukları için yaşamlarını yitirirken... Çocukların isimleri resmi kayıtlara geçmezken… Barınaklarda ve sokak aralarında hayvanlar toplu yok edilirken…

Bu denli ağır bir gündemin varlığında zeytin ağacından bahsetmek, ilk bakışta lüks olarak algılanabilir. Oysa tam da bu nedenle, tam da böyle bir dönemde zeytini konuşmak zorundayız. Zira zeytin, bu topraklarda yalnızca bir ağaç değil; nasıl bir gelecek tasarladığımızın bir göstergesidir.

***

Zeytin ağacı yavaş bir gelişim gösterir. Bir seçim takviminin, bir ihale süresinin veya “acil” bir projenin kapsayamayacağı kadar uzun bir zamana yayılır gövdesi. Onun ritmi, insan yaşamının telaşından tamamen farklıdır: Bugün dikersiniz, yarın yalnızca yapraklarını görürsünüz; gölgesini ise torunlarınız fark eder.

Belki de bu nedenle, kısa vadeli hesapların hâkim olduğu bir dünyada “uyumsuz” olarak değerlendirilmektedir.

Hızlı kâr elde etme, kısa vadeli sözleşmeleri tamamlama ve bir sonraki takvime yetişme gibi acil öncelikler, zeytin ağaçlarını gereksiz bir yük olarak algılatabilir. Oysa her zeytin ağacı, toprağa kök salmış bir soru işareti niteliğindedir: “Bu coğrafyada kalıcı olan nedir?”

İklim değişikliğinin etkisiyle yağış rejimlerinin değişmesi, göllerin kuruması ve toprağın su tutma kapasitesinin azalması gibi çevresel zorluklar göz önüne alındığında, zeytin ağaçları; sürdürülebilir bir gelecek için kritik öneme sahiptir.

Zeytin yetiştiriciliği, uzun vadeli bir yatırım olup, bugünden geleceğe yönelik bir taahhüt niteliğindedir. Zeytin ağaçlarının yok edilmesi, sıradan bir ağacın kaybı değil, aynı zamanda geleceğe yönelik bir vizyonun da ortadan kalkması anlamına gelir.

Bu coğrafyada zeytin, köklü bir geçmişe sahip kültürel mirasımızın önemli bir parçasıdır. Zeytin, mutfaklarımızın vazgeçilmez bir unsuru olup, günlük yaşamımızın her alanında varlığını sürdürmektedir. Çocukluk anılarımızda yer alan zeytin taneleri, besleyici bir gıda olmasının yanı sıra yoksulluk koşullarında bile korunan onurun da simgesidir.

Her hasat mevsimi, geleneksel yöntemlerle gerçekleştirilen bir ritüelle başlar: Dallara uzanan eller, yere serilen çuvallar ve taş dibekte ezilen zeytin taneleri, bu kadim geleneğin bir parçasıdır.

Bu ritüel, yalnızca ürün değil, aynı zamanda insanla toprak, kuşla rüzgâr, köy ile şehir arasında derin bir bağın kurulmasını da sağlar.

Günümüzde tarım, fabrikaya benzeyen devasa tesislere, sözleşmelere ve zincir market raflarına sıkışmış durumdayken, zeytin hâlâ küçük parsellerde, ailelerin hafızasında ve mahallenin dilinde yaşamaya devam edebilmek için direnmektedir. Bu direnç, yalnızca ekonomik değil; kültürel, duygusal ve hatta etik bir dirençtir.

“Zeytin ağacından ne istiyoruz?” sorusu, bu nedenle yalnızca tarımsal bir soru olarak değerlendirilemez. Onu, sofraya gelen ucuz bir gıda maddesi olarak mı koruyoruz toprağımızda? Yoksa kökleriyle birlikte, bu ülkenin sürekliliğini ve mirasını mı emanet ediyoruz ona?

Bir zeytinliğin kenarında durup dikkatlice baktığınızda, gördüğünüz yalnızca ağaç sıraları değildir. Orada, yılın takvimini görürsünüz: Budamayla başlayan, çiçeklenmeyle devam eden ve hasatla tamamlanan bir döngü… İnsanın emeğini görürsünüz: Sabahın ayazında dala uzanan elleri, akşamın yorgunluğuyla toplanan çuvalları… Ayrıca, dilin değişmeyen kelimelerini ve bu kelimelerin taşıdığı anlamları görürsünüz.

“Bereket olsun”, “afiyetle”, “seneye daha çok olsun”… Bu ifadeler, bir imza, bir “kamu yararı” kararı veya bir plan notu ile kolayca silinebilir. Bu durum, yalnızca zeytin ağacına değil, aynı zamanda bu sözlere de verilen değeri azaltmaktadır.

Dünya genelinde zeytin ağacı dikimi yaygınlaşırken, bazı ülkeler zeytini iklim politikalarının merkezine almaktadır. Kuruyan yamaçlarda erozyonu önlemek, genç nesillere kırsalda yeni bir yaşam imkânı sunmak, yerel çeşitleri korumak ve tohumun genetik mirasını gelecek nesillere aktarmak amacıyla zeytin fidanları dikilmektedir.

Ülkemizin zeytinle ilişkisi ise hâlâ belirsizliğini korumaktadır. Bir yandan coğrafi işaretler, festivaller ve gurme listeleriyle gurur duyarken, diğer yandan aynı zeytinlikleri gerektiğinde “yerinden edilebilir” olarak değerlendirmekteyiz.

Oysa gerçek bir koruma, “Gerekirse bakarız” gibi belirsiz ifadelerden ziyade, “burada kalacak” gibi kararlı bir iradeyle mümkündür.

Zeytin, umudu tam da bu noktada barındırmaktadır. Her bir fidan, “Mevcut telaşlar sona erdiğinde, bu ağaç burada kalacaktır” diyen bir kararlılığın sembolüdür.

Bir gün zeytin ağaçları üzerinden bu ülkenin tarihi yazıldığında, zeytinin oynadığı rol, ülkemizin çevre politikaları ve kırsal kalkınma stratejileri açısından önemli bir yer tutacaktır.

Bu metnin ilerleyen bölümlerinde, şu soruya geri dönülmesi kaçınılmazdır:

Sahi…

Biz ne istiyorduk zeytin ağacından?”

Bu soru, ucuzluktan mı, lüksten mi, engelden mi yoksa gelecekten mi bahsettiğimiz konusunda bizi düşünmeye sevk eder. Zeytin ağacını, proje dosyalarımızdaki bir satıra mı indirgedik, yoksa çocukların oyun oynadığı bir gölgeye mi dönüştürdük?

Belki de mesele tek bir cümlede özetlenebilir: Zeytin ağacına bakış açımız, geleceğe bakış açımızı da yansıtır.

Eğer bu ağacı gerçekten ciddiye alıyorsak, bu yalnızca dalını budamak ve suyunu vermek anlamına gelmez; aynı zamanda etrafındaki yaşamı da ciddiye almak anlamına gelir. Toprağın, havanın ve suyun haklarını gözetmek…

Bu düşüncelerin sonunda, insanın aklına yine aynı dizeler gelir.

Her şeyin geçici ve her gündemin tüketilebilir olarak görüldüğü günümüzde, bir ağacı dikmek neredeyse küçük bir isyan niteliğindedir: “Ben, benden sonrasını da düşünüyorum,” demektir.

Nazım Hikmet’in dizesini günümüze uyarlayacak olursak: “Yine de, mesela, tam yetmişinde bile, zeytin ağacı dikeceksin.”

(https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/guven-baykan/dunya-nin-her-yerinde-daglara-ve-taslara-zeytin-agaclari-dikilirken-biz-bu-agaclardan-ne-istiyoruz-2457307)

Mağusa Limanı’nda Bir Devrimciyi Bıraktık

Bir ses değil yalnızca… Bir yürek, bir dil, bir duruş, bir ömür.

Mağusa Limanı’nda bir devrimciyi bıraktık.

Bir ses değil yalnızca…

Bir yürek, bir dil, bir duruş, bir ömür.

Volkan Konak’ı…

O gece sahnede, şarkının tam ortasında düştü.

Kalbi, yıllardır içinde taşıdığı acılarla baş edemedi belki…

Belki de babasının yanına gitmek vaktiydi artık.

Saat 00:42’de susan o kalp, aslında bir halkın içinde çarpıyordu hâlâ.

Volkan Konak, sadece bir sanatçı değildi.

O, bu toprağın sesiydi.

Şarkılarında yalnızlık vardı, baba özlemi, dağ havası, hırçın Karadeniz’in rüzgârı…

Ama en çok da insan vardı, halk vardı.

Şiirden devşirdi duygusunu.

Nâzım’ın öfkesi, Sabahattin Ali’nin hüznü, Sunay Akın’ın çocukluğu onun notasına karıştı.

Kimi zaman bir türküydü, kimi zaman bir ağıttı, kimi zaman da yorgun bir adamın dilinden dökülen içli bir dua gibi…

“Canımı yoluna koyduğum

Mimoza çiçeğimsin

Kanatlanıp göğe uçma

Uçma sevdiceğim

Avcın değilim ki senin

Kaçma sevdiğim…”

O, mimoza çiçeğini anlatırken, aslında kendi kırılganlığını anlatıyordu.

İnceydi, narindi, ama öyle köklüydü ki…

Ona “Dağların Oğlu” derlerdi.

Ama o, sadece dağlara değil, halkın yüreğine yaslanmış bir oğuldu.

Suların Horon Yeri’nden başlayan bir yolculuktu onunkisi…

Efulim’le sevdayı, Cerrahpaşa’yla acıyı, Mimoza’yla vedayı anlattı.

Kendi şarkısını besteledi bu hayata.

Ve o şarkının içinde Karadeniz vardı, çay toplayan eller, köy yolları, çocukluk, aşk, isyan ve sessiz ağlayışlar vardı.

Yıllar boyu sadece şarkı yapmadı, mücadele etti.

Çernobil’in izlerini taşıyan bir kuşağın evladıydı.

Babası kanserden gitti, kendisi bu acıyı türküyle dile getirdi.

Bir hastane kurulmalı diye çırpındı yıllarca.

Sanatla sadece güzeli değil, gerçeği de anlatmak gerektiğini hiç unutmadı.

Ve sonra…

Sahnedeyken bir anda…

Sanki bir nota eksik kaldı o gece.

Sanki yarım bırakılmış bir dize gibi düştü sahneye.

Ve biz sustuk.

Bugün herkesin içinde bir sessizlik var.

Türküler eksik çalıyor, mısralar yarıda kalıyor.

Çünkü Volkan Konak artık yok.

Ama sesi, bu toprakların üstünden eksik olmayacak.

Çünkü onun türküleri toprakla, rüzgârla, insanla birleşti.

Maçka’da düztarlada, babasının yanında uyuyacak şimdi.

Orası onun en çok olmak istediği yerdi.

Şimdi belki kuşlarla arkadaşlık ediyordur gerçekten.

Belki bir türkü daha başlıyordur gökyüzünde…

Ama biz, aşağıda kalanlar, onun ardından sadece şunu diyebiliyoruz:

Çekilmez bir adam oldum yine, uykusuz, aksi, nalet…

Bir yanım öfke, bir yanım boşluk.

Ve seni kıskanıyorum Volkan.

Göğe karışacak kadar güzel yaşadın bu hayatı.

Şimdi bizi affet.

Bizi affet sevgili Dağların Oğlu…

Ama hep hatırlayacağız:

Gerçek devrimciler ölmez.

Onlar, halkın kalbinde yaşamaya devam eder.