Bir Gün Papatya Kokmazsa

Bir Gün Papatya Kokmazsa

Ömrüm öyle uzun bir zaman diliminde geçti ki…

Gaz lambasının titrek ışığında ders çalıştığım geceleri de gördüm, cebimize sığan yapay zekâyı da.

Yer yatağında uyudum.

Sobanın üzerinde kestane pişirdim. Kestanelerin arasına attığımız mandalina kabuklarının odaya yayılan kokusunu içime çektim.

Yağmurdan sonra toprağın nasıl nefes aldığını duydum.

Radyonun başında “Arkası Yarın”ı bekledim.

Televizyonun mahallede tek evde olduğu günleri yaşadım. Siyah beyaz ekrandan renkli hayata geçtim.

Kaset gördüm, plak gördüm, pikap gördüm.

Mektup yazdım, telgraf çektim, ankesörlü telefonlarda sıra bekledim.

İlk cep telefonlarını gördüm.

Sonra internet geldi.

Şimdi de yapay zekâ…

Bazen kendi kendime düşünüyorum:

Ben mi çok yaşlandım, yoksa dünya gerçekten çok mu hızlandı?

Çocukluğumuzun yoksulluğu, bugünün zenginliğinden daha sıcakmış meğer.

Yer yatakları rahatsız değildi.

Çünkü aynı odada nefes alan insanlar vardı.

Gaz lambası az ışık verirdi ama yüzler birbirini daha çok aydınlatırdı.

Sobanın başında pişen kestanenin tadı, bugün en pahalı sofralarda bile yok.

Akşam olunca herkes aynı çatı altında toplanırdı.

Babamız radyonun sesini biraz açardı.

“Arkası Yarın” başlarken evde çıt çıkmazdı.

Annem sessizce örgüsünü örerdi.

Biz hayal kurardık.

Şimdi herkes aynı evde ama başka odalarda.

Aynı masada ama başka ekranlarda.

Aynı ailede ama başka dünyalarda.

Eskiden bir komşunun kapısı çalınmadan açılırdı.

Şimdi zile basmadan önce telefondan haber veriyoruz.

Eskiden “Çay koy da geleyim.” denirdi.

Şimdi “Müsait misin?” diye mesaj atılıyor.

Bir zamanlar mektuplar haftalar sonra gelirdi ama sevgiyi bekletmezdi.

Şimdi saniyeler içinde ulaşan mesajlar var.

Ama çoğu insanın yüreğine ulaşamıyor.

Çocukken papatya koparırdık.

Yapraklarını tek tek sayarken aslında geleceği değil, umudu öğrenirdik.

Deniz kabuklarını kulağımıza götürür, gerçekten denizin sesini duyduğumuza inanırdık.

Martının çığlığında fırtınayı hissederdik.

Yağmur başlamadan önce toprağın kokusu mahalleyi dolaşırdı.

Şimdi hava durumunu telefon söylüyor.

Ama telefon, yağmurun kokusunu tarif edemiyor.

Eskiden bir fotoğraf çektirmek bile bayramdı.

Şimdi binlerce fotoğraf çekiyoruz.

Ama hangisinin içine gerçekten gülümsediğimizi hatırlamıyoruz.

Teknolojiye kızmıyorum.

İnsanın hayatını kolaylaştıran her şeye saygım var.

Bugün dünyanın öbür ucundaki bir insanla saniyeler içinde konuşabiliyoruz.

Bilgiye bir dokunuşla ulaşıyoruz.

Hastalıklar daha erken teşhis ediliyor.

Çocuklarımız bizden çok daha fazla imkâna sahip.

Bunların hiçbirine itirazım yok.

Beni düşündüren başka bir şey var:

Kolaylaşan hayatımızın içinde zorlaşan kalbimiz…

Bilgimiz arttıkça sanki hayretimiz azalıyor.

Ekranlarımız büyüdükçe pencerelerimiz küçülüyor.

Bir çiçeğe eğilmek yerine fotoğrafını çekiyoruz.

Bir gün batımını seyretmek yerine paylaşmayı düşünüyoruz.

Bir çocuğun gözlerinin içine bakmak yerine ekranına bakıyoruz.

Belki de asıl kaybettiğimiz zaman değil.

Dikkatimiz…

Hayretimiz…

Ve en çok da birbirimize ayırdığımız vakit.

Ben eski günleri geri istiyorum diyemem.

Hayat geriye akmıyor.

Gaz lambaları yeniden yanmayacak.

Yer yatakları yeniden serilmeyecek.

Mektuplar postacının çantasında haftalarca yol almayacak.

Bunları biliyorum.

Ama keşke çocuklarımız bir papatyanın kokusunu tanısa…

Bir mandalina kabuğu sobaya düştüğünde yayılan kokunun ne olduğunu bilse…

İlk yağmur damlasından sonra toprağın nasıl nefes aldığını bir kez olsun içine çekse…

Çünkü insan bazen bir kokuyla çocuk olur.

Bir sesle annesine döner.

Bir rüzgârla babasının omzuna yaslanır.

Bir martı çığlığıyla memleketini hatırlar.

Bunları kaybetmek, sadece birkaç hatırayı kaybetmek değildir.

İnsanın içindeki evi kaybetmesidir.

Belki de korkmamız gereken yapay zekâ değildir.

Korkmamız gereken, kendi duygularımızın yapaylaşmasıdır.

Çünkü bir gün papatya kokmazsa…

Bir gün insanlar toprağa düşen ilk yağmurun kokusunu da unutursa…

İşte o zaman gerçekten kötü.

Çünkü o gün kaybolan bir çiçek olmayacak.

Kaybolan, insanın kendisi olacak.

Tamer Küçük