• 0537 331 9315
  • ganitabordohaber@gmail.com
Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor
  • HABER
  • KÜLTÜR & SANAT
  • YAZARLAR
  • SÖYLEŞİ
  • MİZAH
  • TURİZM
  • TARİH
  • SPOR
  • BELGESEL
  • İLETİŞİM
SANATTA DEĞER GÖRMEK VE AYNAYA BAKABİLMEK

SANATTA DEĞER GÖRMEK VE AYNAYA BAKABİLMEK

Tamer Küçük 08 Haziran 2026

Bir şehrin kültür hayatı yalnızca büyük organizasyonlarla, kalabalık salonlarla ya da dışarıdan gelen topluluklarla ölçülmez. Asıl ölçü, o şehrin kendi içinde yıllardır üreten sanat insanlarına, derneklerine, korolarına, tiyatro topluluklarına ve kültür emekçilerine gösterdiği değerdir.

Bu açıdan bakıldığında, yerelde yıllardır emek veren her sanat kurumunun desteklenmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü kültür hayatı yalnızca misafir edilen etkinliklerle değil, o kentin kendi insanlarının ortaya koyduğu sürekli emekle ayakta kalır.

Ancak bu gerçeği kabul ederken başka bir gerçeği de gözden kaçırmamak gerekir.

Sanat dünyasında zaman zaman şu yakınmayı duyuyoruz:

"Dışarıdan gelenler destek görüyor, sponsor buluyor, salonları dolduruyor. Biz yıllardır buradayız ama aynı ilgiyi göremiyoruz."

Bu serzenişin haklı tarafları olabilir. Fakat sanatın doğası gereği burada durup bir soru daha sormak gerekir:

Biz kendimize ne kadar bakıyoruz?

Çünkü sanat yalnızca destek beklemek değildir.

Sanat, aynı zamanda kendini sorgulayabilmektir.

Yıllardır faaliyet göstermek elbette kıymetlidir. Ama uzun yıllar var olmak ile sürekli üretmek aynı şey değildir. Geçmişte emek vermiş olmak değerlidir fakat bugünün ilgisini kazanmanın tek başına garantisi değildir.

Bugün insanlar neden bazı etkinliklere daha fazla ilgi gösteriyor?

Neden bazı çalışmalar daha çok konuşuluyor?

Neden bazı topluluklar yeni seyircilere ulaşabiliyor?

Bu soruların cevabını yalnızca sponsorlarda, kurumlarda veya seyircide aramak kolaydır. Zor olan ise dönüp aynaya bakabilmektir.

Yeni ne üretiyoruz?

Kendimizi ne kadar yeniliyoruz?

Genç sanatçılara ne kadar alan açıyoruz?

Farklı fikirlere ne kadar açığız?

Kendi çevremizin dışındaki sanat üretimlerini ne kadar takip ediyoruz?

Başkalarından destek beklerken biz, başka sanatçılara ne kadar destek oluyoruz?

İşte asıl mesele biraz da burada başlıyor.

Çünkü bazen "bizden olanlar" ve "olmayanlar" diye görünmez sınırlar çiziyoruz. Kendi çevremizi sanatın merkezi gibi görürken, farklı seslere yeterince kulak vermiyoruz. “Kendi etkinliğimiz dolsun” istiyor ama başka bir sanatçının başarısını aynı samimiyetle alkışlayamıyoruz.

Oysa sanatın özü paylaşmaktır.

Bir şehirde başka bir topluluğun ilgi görmesi tehdit değildir. Tam tersine o şehrin kültürel canlılığının göstergesidir. Başkasının başarısı bizim başarısızlığımız anlamına gelmez.

Asıl soru şudur:

Bir başkasının gördüğü ilgiyi eleştirmek yerine, o ilginin neden oluştuğunu anlamaya çalışıyor muyuz?

Çünkü seyirci artık yalnızca emeğe değil; yeniliğe, heyecana, samimiyete ve üretkenliğe de bakıyor.

Elbette yerel sanat kurumları desteklenmelidir.

Elbette sponsorlar ve kurumlar yıllardır emek veren derneklere, korolara ve sanat topluluklarına daha fazla sahip çıkmalıdır.

Ama aynı zamanda sanat kurumları da kendilerine şu soruyu sormalıdır:

Biz bugün dünden farklı olarak ne üretiyoruz?

Çünkü gerçek sanat, yalnızca alkış beklemek değil; gerektiğinde kendine ayna tutabilmektir.

Bir kentin kültürel olgunluğu yalnızca büyük organizasyonları ağırlama kapasitesiyle değil, kendi sanatçısına gösterdiği vefayla ölçülür. Ama o sanatçı ve sanat kurumlarının da değişime, yeniliğe ve özeleştiriye açık olması gerekir.

Belki de bugün ihtiyacımız olan şey, birbirimizi suçlamak değil; birbirimizi çoğaltmaktır.

Daha fazla kırgınlık değil, daha fazla üretimdir.

Daha fazla şikâyet değil, daha fazla dayanışmadır.

Çünkü sanat, duvar örerek değil; kapı açarak büyür.

Sessizliğin Bilgeliği

Sessizliğin Bilgeliği

Tamer Küçük 01 Haziran 2026

Trabzon’un Kayıp Kıraathanelerinden Hayata Dair Bir Ders

Bir zamanlar Trabzon’un kahvehanelerinde yalnız insanlar oturmazdı; hatıralar otururdu, tecrübeler otururdu, ömürler otururdu.

Şimdi dönüp geçmişe baktığımda, çocukluğumun ve gençliğimin Trabzon’u ile bugünün Trabzon’u arasında sadece yılların değil, ruhların da değiştiğini görüyorum.

Eskiden Meydan’da Karadayı’nın Yeri vardı. Meydan Okey’in önünden geçerken içeriden yükselen çay kaşığı sesleri duyulurdu. Atapark’taki Asmalı Kahve’nin önünde yaşlı çınarlar gölge olurdu insanlara. Arafilboyu’nun dar sokaklarında, Bahçecik’in yokuşlarında, Çömlekçi’nin eski günlerinde her kahvenin kendine ait bir ruhu vardı.

Kahvehaneler sadece çay içilen yerler değildi.

Onlar küçük birer üniversiteydi.

Diplomasız profesörler, maaşsız filozoflar, hayatı kitaplardan değil yaşayarak öğrenmiş bilge insanlar otururdu oralarda.

Bir masa etrafında siyaset konuşulurdu. Bir başka masada Trabzonspor’un son maçı tartışılırdı. Bir köşede balıkçılar denizin huyunu anlatırdı. Bir başka köşede emekli öğretmenler dünyanın gidişatını yorumlardı.

Ama bütün o seslerin arasında bir sessizlik vardı.

İşte bugün en çok özlediğim şey de odur.

Çünkü o sessizlik konuşuyordu.

Hem de herkesten daha fazla...


Kahvenin en kuytu köşesinde mutlaka bir adam otururdu.

Onun kim olduğunu kimse tam olarak bilmezdi.

Belki eski bir kaptandı.

Belki yıllarca gurbet elde çalışmış bir işçi.

Belki emekli bir öğretmen.

Belki de hayatın bütün acılarını içine gömüp sessizleşmiş bir insandı.

Önünde ince belli bardakta çayı dururdu.

Çayın üzerinde ince bir buhar yükselirken o buhar sanki yılların hikâyesini de beraberinde taşırdı.

Adam çayını ağır ağır içerdi.

Şekeri varsa bile karıştırmazdı.

Sanki çayı değil zamanı yudumlardı.

Sanki konuşulanları değil insanların içindeki görünmeyen yaraları dinlerdi.

Bir tartışma çıktığında araya girmezdi.

Birisi yüksek sesle konuştuğunda sesini yükseltmezdi.

Sadece bakardı.

Ama öyle bir bakış ki...

Karadeniz’in fırtınadan önceki durgunluğu gibi.

Dağların zirvesindeki sis gibi.

Derin, sakin ve anlamlı.

O insanların gözlerinde yılların birikimi vardı.

Çünkü onlar konuşmanın değil, dinlemenin insanı büyüttüğünü öğrenmişlerdi.


Trabzon insanı konuşmayı sever.

Bu biraz deniz gibidir.

Nasıl ki Karadeniz durmadan kıyılara vuruyorsa, Trabzonlu da düşüncesini saklamaz.

İçinden geçeni söyler.

Sevincini de öfkesini de coşkusunu da gizleyemez.

Belki bu yüzden samimidir.

Belki bu yüzden sıcak kanlıdır.

Ama eski Trabzon insanının bir farkı vardı.

Konuşmadan önce düşünürdü.

Bir söz söylemeden önce içinde tartardı.

Bizim büyüklerimiz "önce bir yutkun" derlerdi.

Çocukken bunun sadece bir öğüt olduğunu sanırdım.

Yıllar geçtikçe anladım ki o yutkunma aslında insanın kendisiyle yaptığı kısa bir muhasebeymiş.

Çünkü söz ağızdan çıkınca artık sana ait değildir.

Bir ok gibi gider.

Ya bir kalbi yaralar ya da bir gönlü onarır.

Bu yüzden eskiler konuşmadan önce susmayı bilirlerdi.

Bugün kaybettiğimiz şeylerden biri de belki budur.


Şimdi etrafıma bakıyorum.

Herkes konuşuyor.

Ama çok az insan dinliyor.

Televizyonlar konuşuyor.

Telefonlar konuşuyor.

Sosyal medya konuşuyor.

Klavyeler konuşuyor.

Bildirim sesleri konuşuyor.

Ama insanın kendi iç sesi giderek susuyor.

Eskiden insanlar kahvede birbirlerini dinlerdi.

Şimdi herkes birbirine cevap vermek için bekliyor.

Anlamak için değil.

Konuşmak için.

Haklı çıkmak için.

Kendini göstermek için.

Söz çoğaldıkça anlam azalıyor.

Ses yükseldikçe düşünce küçülüyor.

Çünkü bilgiyle gürültü arasındaki çizgiyi kaybetmeye başladık.

Oysa hayat bana şunu öğretti:

En çok bilenler genellikle en az konuşanlardır.

Çünkü hakikate yaklaşan insan, bilmediği şeylerin ne kadar fazla olduğunu görür.

Cahil insan ise bildiğini zannettiği şeylerin içinde kaybolur.

Bu yüzden bilgelik çoğu zaman sessizdir.


Trabzon'un eski kahvehanelerinde oturan o amcaların yüzlerine dikkatle bakardım.

Yüzleri Karadeniz kıyıları gibiydi.

Fırtınalar geçmişti üzerinden.

Yağmurlar yağmıştı.

Rüzgârlar esmişti.

Ama ayakta kalmışlardı.

Alın çizgileri sadece yaşın değil, yaşanmışlığın izleriydi.

Kim bilir kaç ayrılık görmüşlerdi.

Kaç cenazeye omuz vermişlerdi.

Kaç dost uğurlamışlardı.

Kaç kez denizin karşısına geçip ufka dalmışlardı.

İnsan yaşlandıkça daha çok konuşur sanırız.

Oysa gerçek bunun tersidir.

İnsan yaşlandıkça bazı şeylerin kelimelerle anlatılamadığını öğrenir.

Bir evlat acısını...

Bir anne özlemini...

Bir dost kaybını...

Bir memleket hasretini...

Bunların hiçbirini tam olarak anlatamazsınız.

Sadece hissedersiniz.

Ve işte o noktada sessizlik başlar.


Belki de sessizlik bir eksiklik değildir.

Belki en yüksek farkındalık hâlidir.

Tasavvuf ehlinin "sükût" dediği şey budur.

Çünkü insan sustuğunda sadece başkalarını değil, kendini de duymaya başlar.

Kendi korkularını...

Kendi yanlışlarını...

Kendi yaralarını...

Kendi hakikatini...

Kalabalıkların en büyük korkusu da budur zaten.

Kendi iç sesiyle baş başa kalmak.

Bu yüzden sürekli konuşuruz.

Sürekli oyalanırız.

Sürekli meşgul oluruz.

Çünkü sessizlik aynadır.

Ve herkes aynada gördüğü yüzü sevmeyebilir.


Bugün o eski kahvehanelerin çoğu yok.

Kimi kapandı.

Kimi dönüştü.

Kimi ayakta olsa bile eski ruhunu kaybetti.

Artık duvarlarda televizyonlar asılı.

Masalarda telefon ekranları parlıyor.

İnsanlar aynı masada oturuyor ama farklı dünyalarda yaşıyor.

Birbirlerinin gözlerine değil ekranlarına bakıyorlar.

Oysa eskiden bir bakış bazen uzun bir konuşmadan daha çok şey anlatırdı.

Bir baş sallayış...

Bir tebessüm...

Bir omuza dokunuş...

Bir bardak çay ikramı...

Bunların hepsi birer cümleydi.

Sessiz ama güçlü cümleler...


Bazen düşünüyorum.

Belki de kaybettiğimiz şey kahvehaneler değil.

Belki de kaybettiğimiz şey o kahvehanelerde yaşayan ruh.

Dinlemenin zarafeti.

Susmanın asaleti.

Sözün kıymeti.

İnsanın insana ayırdığı zaman.

Belki de kaybettiğimiz şey bilgeliktir.

Çünkü bilgelik kitaplarda yazmaz sadece.

Bilgelik bazen Atapark'ta bir çınarın altında oturan ihtiyarın bakışında saklıdır.

Bazen Meydan'daki bir kahvehanede yudumlanan çayın buharında.

Bazen denize karşı susup ufka bakan bir adamın gözlerinde.

Bazen de hiçbir şey söylemeyen bir insanın sessizliğinde.


Şimdi gözlerimi kapatınca hâlâ görüyorum o köşedeki sessiz amcayı.

Elinde ince belli çay bardağı...

Yüzünde yılların yorgunluğu...

Gözlerinde Karadeniz kadar derin bir sükût...

Kalabalık konuşuyor.

O dinliyor.

Dünya acele ediyor.

O bekliyor.

Herkes bir şey anlatmaya çalışıyor.

O anlamaya çalışıyor.

Belki de bu yüzden konuşmuyor.

Çünkü biliyor:

Bazı gerçekler anlatılmaz, hissedilir.

Bazı hakikatler söylenmez, yaşanır.

Ve bazı insanlar konuşarak değil, susarak öğretir.

Lao Tzu'nun dediği gibi:

"Bilenler konuşmaz, konuşanlar bilmez."

Belki de yeniden öğrenmemiz gereken şey budur.

Bir bardak çayı karıştırmadan içebilmek...

Bir insanı sözünü kesmeden dinleyebilmek...

Bir manzaraya fotoğraf çekmeden bakabilmek...

Ve bazen hiçbir şey söylemeden de anlaşabilmek...

Çünkü insanı insan yapan yalnızca konuşması değildir.

Ne zaman susacağını bilmesidir.

Ve bazen bir sessizlik, bin kelimeden daha ağırdır.

Belki de hayatın bütün bilgeliği, o eski Trabzon kahvehanelerinin duvar gölgelerinde saklıydı.

Belki de hâlâ saklıdır.

Yeter ki biraz yavaşlayalım...

Bir bardak çay alalım...

Karadeniz'in rüzgârını dinleyelim...

Ve kendi içimizde unutmaya başladığımız o sessizliği yeniden hatırlayalım.

İyi Niyetin Tahammülsüzlüğü

İyi Niyetin Tahammülsüzlüğü

Tamer Küçük 26 May 2026

İyi insanlar çoğu zaman sabırlı sanılır. Oysa en büyük tahammülsüzlük bazen en iyi niyetli insanların içinde büyür. Çünkü onlar kötü niyet karşısında değil, kırılan anlamlar karşısında yorulurlar. Bir insanın yalan söylemesini değil, güveni değersizleştirmesini; hata yapmasını değil, hatasını erdem gibi taşımasını kabullenemezler. İyi niyet, her şeyi anlayabilir ama her şeyi normalleştiremez.

Zamanla insanın içinde görünmeyen bir eşik oluşur. Uzun süre susan, anlayan, görmezden gelen kişi bir gün ansızın uzaklaşır. Çünkü tahammül, sonsuz bir erdem değil; anlamını koruduğu sürece var olan bir köprüdür. Karşı kıyıdan kimse yürümüyorsa, en sağlam köprü bile yalnızlıktan çöker. İşte o zaman iyi niyet, sessiz bir vedaya dönüşür.

İnsan ilişkilerinin en büyük yanılgılarından biri, iyiliğin sınırsız bir kaynak olduğunu sanmaktır. Oysa her insanın ruhunda görünmeyen sınırlar vardır. Sürekli anlayan olmak, sürekli affeden olmak, sürekli alttan almak; bir erdem gibi görünse de zamanla kişinin kendi varlığını ihmal etmesine dönüşebilir. Kendini koruyamayan bir merhamet, sonunda kendi yükü altında ezilir. Çünkü başkalarını incitmemek için gösterilen çaba, bazen insanın kendi iç dünyasında derin yarıklar açar.

Belki de bu yüzden filozoflar insanın önce kendisine karşı dürüst olması gerektiğini söyler. Zira sürekli başkalarının yükünü taşıyan kişi, bir gün kendi omuzlarının ne kadar yorulduğunu fark edemez. İyi niyet çoğu zaman karşısındakini değiştirmeye çalışmaz, yalnızca anlamaya çalışır. Fakat anlamak ile katlanmak aynı şey değildir. İnsan her şeyi anlayabilir, fakat her şeyi taşımak zorunda değildir.

Hayatın tuhaf bir gerçeği vardır: Bazı kopuşlar bir öfkenin sonucu değildir. Aksine, uzun süren bir sabrın, derin bir sessizliğin ve yavaş yavaş tükenen bir umudun sonucudur. Dışarıdan bakıldığında ansızın gerçekleşmiş gibi görünen ayrılıklar, aslında insanın içinde yıllarca süren görünmez bir yolculuğun son durağıdır. Çünkü kırılan şey çoğu zaman ilişki değil, ilişkiye duyulan inançtır.

Ben de uzun süre iyi niyetin insanı koruyan bir zırh olduğuna inandım. Kimseyi kırmamaya özen gösterdim. Söyleyebileceğim sözleri yuttum, gösterebileceğim kırgınlıkları içime gömdüm. Bazen susmayı olgunluk, bazen vazgeçmeyi erdem sandım. Fakat insan yalnızca başkalarını koruyarak yaşayamaz. Bir yerde kendime yabancılaştığımı fark ettim. Aynaya baktığımda tanıdığım yüz duruyordu karşımda ama içindeki ses bana ait değilmiş gibiydi.

İşte o zaman anladım; her şeyin bir inceldiği yer varmış. Ve bazı şeyler gerçekten de inceldiği yerden koparmış. Ayna pas tutar, su bile bekledikçe çürür. İnsan da sürekli sustuğu yerde eksilmeye başlar. Çünkü söylenmeyen her söz, ruhun duvarında görünmeyen bir çatlak bırakır.

Belki de iyi niyetin tahammülsüzlüğü öfkeden değil, hayal kırıklığından doğar. İnsan kötülüğe değil, kendisinde gördüğü güzelliği başkasında bulamayışına üzülür. Ve bir noktadan sonra kavga etmeyi bırakır çünkü bazı insanlar değişmediği için değil, artık beklemeye değmediği için geride kalır.

Ben öyle bir yerde sustum ki artık suskunluğum bile bir cümleye dönüştü. Ayna karardı, su çürüdü, zaman eskidi. Ve geriye yalnızca ben kaldım; kendi sessizliğinin içinde yankılanan bir insan olarak. Belki de bazen gitmek değil, susmak terk eder insanı. Ben şimdi o susuşun sessizliğiyim.

İyi Niyetin Tahammülsüzlüğü 1

Bir süre daha kalabilirdim.
Masadaki su eksiliyordu,
akşam yavaşça pencereye oturuyordu.

Ama insan
en çok verdiği yerde yorulur.

Bir ağacın gölgesini toplaması gibi
çekildi içim bu odadan.

Ne bir kapı kapandı.
Ne bir söz kırıldı havada.

Bir sessizlik kaldı geriye.

Herkes yokluk sandı.

TAMER KÜÇÜK  2026 Ganita

Üçüncü Olan Hakikat

Üçüncü Olan Hakikat

Tamer Küçük 10 May 2026

Bir hikâye düşünün…
Charlie Chaplin sahneye çıkıyor. Ama kendi adıyla değil. Kendi suretinin taklidi olarak. Jüri karşısında, kendisinin en iyi taklidini yapanları izliyor… ve yarışmaya katılıyor. Sonuç? Üçüncülük.

Gerçek mi? Belki değil.
Ama hakikat mi? Kesinlikle.

Şimdi bu hikâyeyi alalım, bizim memlekete getirelim. Sahneye Ciguli çıksın. Kemanı elinde, yüzünde o kendine has ifade… Ama jüri onu tanımıyor. Çünkü jüri, Ciguli’yi değil, Ciguli’nin “abartılmış versiyonunu” arıyor.

Ve işte burada başlıyor bizim hikâyemiz…


Abartının Cumhuriyeti

Biz abartıyı severiz.
Az olanı değil, çok olanı…
Sakin olanı değil, bağıranı…
Gerçek olanı değil, “daha gerçek gibi görüneni…”

Felsefe burada devreye girer. Friedrich Nietzsche bir yerde der ki: “İnsanlar gerçeği değil, kendilerine iyi hissettiren yalanları tercih eder.”

Biz de tam olarak bunu yapıyoruz.

·                     Futbolda bir oyuncu iyi oynadı mı? “Dünyanın en iyisi!”

·                     Kötü mü oynadı? “Çöp!”

·                     Ekonomi biraz düzeldi mi? “Uçuyoruz!”

·                     Sıkıntı mı var? “Bittik!”

Orta yok. Denge yok. Ölçü yok.

Çünkü ölçü sıkıcıdır.
Abartı ise eğlencelidir.


Gülünecek Hâle Gülmek

En tehlikelisi ne biliyor musunuz?

Artık trajedilere bile gülüyoruz.

Eskiden komedi, acıyı hafifletirdi.
Bugün ise acının kendisi komediye dönüştü.

Bir futbol kulübü milyonlarca dolar borç içinde…
Ama transfer haberi gelince coşuyoruz.

Bir oyuncuya servet ödüyoruz.
Sonra üç maç kötü oynayınca yerden yere vuruyoruz.

Ve sonra yine alkışlıyoruz.

Bu bir döngü.
Ve bu döngünün yakıtı: abartı.


Futbol: Modern Tiyatro

Futbol artık sadece futbol değil.
Bir sahne.

Oyuncular aktör, teknik direktörler yönetmen, taraftar ise hem seyirci hem eleştirmen.

Ama en büyük fark şu:

Burada senaryo yok.
Ama herkes rol yapıyor.

Bir oyuncu düşünün…
Orta sahada topu alıyor, hafif bir temas… ve kendini yere bırakıyor.

Bu bir refleks değil.
Bu öğrenilmiş bir davranış.

Çünkü biliyor:
Abartırsan kazanırsın.

Hakem de bu oyunun parçası.
Tribün de.
Yorumcular da.

Ve biz… ekran başında…
Bu tiyatroyu gerçek sanıyoruz.


Dolarlar ve Alkışlar

Futbol kulüpleri borç batağında…
Ama transfer sezonu açıldığında dolarlar akıyor.

Niye?

Çünkü biz başarıyı değil, başarı görüntüsünü satın alıyoruz.

Bir oyuncunun fiyatı ne kadar yüksekse, o kadar iyi olduğuna inanıyoruz.
Bir kulüp ne kadar para harcıyorsa, o kadar güçlü görünüyor.

Bu sadece ekonomi değil.
Bu bir algı yönetimi.

Ve biz bu algının gönüllü seyircileriyiz.


“Başarı İçin Her Şey Mübah”

İşte en tehlikeli cümle…

“Başarı için her şey mübah.”

Bu cümle bir yerden sonra şunu doğurur:

·                     Hile normalleşir

·                     Yalan kabul görür

·                     Adalet ikinci plana atılır

Ve sonra herkes kazanmak ister…
Ama kimse nasıl kazandığını sorgulamaz.

NiccolòMachiavelli’nin adı sıkça bu noktada anılır. Ama çoğu kişi onu yanlış anlar. Mesele “her yol mubahtır” demek değil; mesele, insanların buna ne kadar çabuk razı olduğudur.


Üçüncülüğün Hikmeti

Gelelim tekrar başa…

Chaplin neden üçüncü oldu?

Çünkü o abartmadı.
Çünkü o rol yapmadı.
Çünkü o kendisiydi.

Ama jüri, “daha fazlasını” istedi.
Daha büyük mimikler…
Daha keskin hareketler…
Daha fazla “gösteri”…

Ve belki de o yüzden kaybetti.

Ama düşünün…
Bugün hâlâ Chaplin’i konuşuyoruz.
Üçüncü olanları değil.


Kendin Olmak Yetmez Artık

Bugünün dünyasında kendin olmak yetmiyor.
Biraz daha yüksek sesle konuşman gerekiyor.
Biraz daha büyük oynaman…
Biraz daha fazla görünmen…

Yoksa seni fark etmiyorlar.

Ama şunu da unutmayalım:

Abartı bir noktadan sonra gerçeği yok eder.
Ve gerçeğin olmadığı yerde başarı değil, sadece gösteri kalır.

Belki de bu yüzden…

Bir gün gerçekten iyi olan biri çıkar,
Sahneye gelir,
Kendi gibi olur…

Ve yine üçüncü olur.

Biz de alkışlarız.

Cehaletin Konforu

Cehaletin Konforu

Tamer Küçük 04 May 2026

Eskiden cehalet ayıptı.
İnsan bilmediğini saklar, öğrenmeye çalışırdı.
Şimdi ise bilmemek değil; bilmek, istememek revaçta.

Öyle bir noktaya geldik ki;
gitmediği filmi eleştiriyor,
görmediği oyuna “olmamış” diyor,
okumadığı kitap hakkında uzun uzun konuşabiliyor insan.

Hem de öyle bir özgüvenle ki…
Sanırsın yönetmeniyle birlikte çekmiş filmi,
yazarıyla birlikte yazmış kitabı.

Hatta yetmiyor.
sorulmasını istiyor.
Fikrinin alınmasını bekliyor.
Çünkü o, her şeyi biliyor.

Ya da bildiğini sanıyor.


Bir de işin teknoloji tarafı var.
Orası daha çetrefilli.

Teknolojiye ayak uyduramıyor…
Uyduranları da pervasızca eleştiriyor.

Neden?
Çünkü bilmiyor.
Yapamıyor.
Öğrenmek istemiyor.

Ama kabullenmek de zor geliyor.

O yüzden ne diyor?
“Bu çalıntı…”
“Bu düzmece…”
“Onu o yazmadı…”

Böyle diyerek meseleyi kapattığını sanıyor.
Kendi eksikliğinin üstünü örtüyor.

Ama iş kendi işine geldi mi?
Birden fikir değişiyor:

“Bu gerekli.”

Bakıyorsun…
Doktora gidiyor.
Kan tahlilini makine yapıyor,
filmini bilgisayar çekiyor,
sonuçları sistem veriyor.

Doktor da o verilere bakıp teşhis koyuyor.

Soruyorsun:
“Doktor doktorluğundan bir şey mi kaybetti?”

Cevap yok.
Ya da kısa bir geçiştirme:

“O öyle değil…”

Tabii öyle değil.
Çünkü orada işine geliyor.

Ama aynı insan, başka bir yerde teknolojiyi küçümsüyor,
bilimi sorguluyor,
emek veren insanı değersizleştiriyor.

Çünkü anlamıyor.

Anlamadığı şeyi reddetmek,
öğrenmekten daha kolay.


Çünkü bilmek zahmetlidir.
Okumak zaman ister.
Araştırmak sabır ister.
Düşünmek ise insanın kendiyle yüzleşmesini gerektirir.

Kim ister bunu?

Cehalet daha kolaydır.
Konforludur.
İnsanı yormaz.

Sorgulamazsan, yanlış yaptığını da fark etmezsin.
Fark etmezsen de huzurun bozulmaz.

İşte tam da bu yüzden,
cehalet artık bir eksiklik değil,
bir sığınaktır.

Ama işin tehlikeli tarafı şu:
İnsan bilmediğini bilmiyor artık.

Herkes emin.
Herkes net.
Herkesin her konuda bir fikri var.

Ama kimsenin şüphesi yok.

Oysa bilgi insanı sessizleştirir.
Şüphe ettirir.
“Acaba?” dedirtir.

Cehalet ise tam tersidir:
Bağırır.
Kesin konuşur.
Asla tereddüt etmez.

Ekranlara bakın, meydanlara bakın…
En çok konuşanlar kim?

En çok bilenler mi?
Yoksa en az düşünenler mi?

Cevap ortada.

Çünkü bu çağda bilgi değil,
gürültü değer görüyor.

Ve ne yazık ki,
gürültü çoğu zaman hakikatin önüne geçiyor.

Sonra dönüp soruyoruz:
“Nasıl bu hale geldik?”

Cevap aslında basit:
Konforumuzu bozmadık.

Bilmek yerine inanmayı,
araştırmak yerine tekrar etmeyi,
düşünmek yerine konuşmayı seçtik.

Ve cehaletin o rahat koltuğuna oturduk.

Kalkmak da istemedik.

  1. SENET Mİ İMZALADIK?
  2. Şiddetin Kaynağı Ekran mı, Hayat mı?
  3. İnsan, Kendi Yükünü Taşıyarak Büyür
  4. Nankörlük: Unutmanın En Pis Hâli

Sayfa 1 / 2

  • 1
  • 2
© 2025 Ganita Bordo Haber . Tüm Hakları Saklıdır. Pruva Media
Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor
  • HABER
  • KÜLTÜR & SANAT
  • YAZARLAR
  • SÖYLEŞİ
  • MİZAH
  • TURİZM
  • TARİH
  • SPOR
  • BELGESEL
  • İLETİŞİM
  • 0537 331 9315
  • ganitabordohaber@gmail.com