Zamanın Kıyısında

Evde oturmuş, Ganita’da denizi izlerken zamanın sesi gelir insana… Dalgalar sadece kayalara vurmaz; hafızaya da vurur. Birden geçmişe daldım.

Dedem Ahmet Küçük… 1900’lü yılların başında Ganita’da, Ali Osman Ulusoy’un evinin bitişiğindeki o demir kapılı evi alıp yerleşmiş. Kapıdan girince iki müstakil ev yan yana, arkada üç katlı bir yapı… Aile dediğin biraz da yan yana duran duvarların birbirine yaslanması değil midir zaten?

Babam evlenince bir süre o evlerden birinde kalmış. Sonra yolumuz Arafilboyu’na, Çömlekçi’ye düşmüş. Ben orada doğdum. İki yaşındayken Meydan’a yakın Bayır Sokak’a, Limonlu Sokak’a taşındık. Otuz yedi yıl… Dile kolay. Ardından evlilik, yine Ganita’nın yolları, Gençoğlu Sokak, Çukurçayır ve son beş yıl yeniden Ganita Sokak…

Ömrümün çoğu Arafilboyu, Çömlekçi ve Ganita’nın dar, rutubet kokan ama insan kokan sokaklarında geçti. Küf kokusu dediğin, aslında zamandı; eski evlerin duvarlarına sinmiş hatıra…

Misket oynadım.

Top koşturdum.

Uçurtma uçurdum.

Şanslısına sandık yaptım, içine çocukluğumu sakladım.

Melek Sineması’nın makine dairesinde, Ajan Mustafa Ergun abiyle film kestim. Gonga bastım. En çok da film başlamadan ya da iki film arasında pikapta plak çaldım. Sinema karanlığında dönen makaralar gibi hayat da dönüp duruyordu. Şimdi o salonun yerinde başka şeyler var belki ama o karanlıkta parlayan beyaz perde hâlâ içimde yanıyor.

At arabasıyla babamla gemiye yağ, bal taşıdım. Akçaabat yağlarının kokusu rüzgâra karışırdı. O koku şimdi yok. O tat da yok.

Melek Sineması’nın önünde köfte satan Cemil abinin kuyruk yağlı köftesi…

Şam Tatlıcı’nın küçücük ama dünyalara bedel tatlısı…

As Sineması’nın arasındaki Ali Dayı’nın ekmek kadayıfı, üzerindeki kaymak…

Salim’in dondurması…

Fatih Parkı’nın üstünde Ahmet Çubukçu’yla yaptığımız maçtan sonra içtiğimiz Elvan gazozu…

Yavuz Selim İlkokulu’nun önünde limonlu lolipop, horozlu şeker…

Şimdiki Sağıroğlu Otel’in altındaki Resul amcanın yoğurdu… Maç kazanıp Ömer Sağıroğlu’yla yediğimiz o yoğurdun tadı…

Bir tahta üzerinde çiviler arasından parayı geçirip attığımız goller vardı. Sevinçlerimiz küçüktü ama yankısı büyüktü. Küçücük radyodan Pazar günleri Ertuğrul’un fırınından aldığımız peynirli, kıymalıları yedikten sonra birlikte dinlediğimiz Trabzonspor maçlarının heyecanı… Şehir o zaman tek yürek atardı.

Bakkal Osman Amca, Hasan Amca, Resul Amca, Yağcı Kazım, Şeref Amca…

“Amca” diyorduk ama hepsi mahallenin direğiydi.

Sedat Abi…

Emsalimiz Mehmet…

Boksör İsmail Çınar…

En küçüğümüz Ali İskender…

Bir bir gidiyoruz. Hem de sıralı değil. Yoklar şimdi o sokaklara..

Çömlekçi gitti elimizden. Arafilboyu’nun yarısı yok artık. Ganita’nın denizi bile başka bakıyor sanki. Ne Renk kaldı, ne Sümer, ne Saray, ne de As Sinemaları… Kepenkler indi, ışıklar söndü.

Sobacılar yok.

Kunduracılar da ayakkabıcılar kalmadı... Yok.

Bakkal Osman, Bakkal Şeref, Nuri… Ne dükkânları kaldı ne kendileri.

Yağcı Kazım, Osman, Muhittin, Muharrem, Lütfi… O Akçaabat yağlarının kokusunu da alıp gittiler.

“Alın” dediler, “Trabzon sizin olsun.”

Şimdi dönüp bakıyorum.

Kırk-elli yıl önceki Trabzon’a…

Bir de bugüne…

Binalar yükselmiş ama hatıralar alçalmış gibi. Sokaklar genişlemiş ama kalpler daralmış sanki. Eskiden fakirdik belki ama lezzetimiz gerçekti, dostluğumuz sahiciydi. Şimdi her şey daha parlak ama tadı eksik.

Belki şehir değişmedi sadece.

Belki biz de değiştik.

Belki de en acısı şu:

Biz bu şehre ihanet etmedik ama onu koruyamadık.

Ganita’da denize bakarken anlıyorum; şehir dediğin taş, beton, asfalt değil. Şehir; Cemil abinin köftesidir, Resul amcanın yoğurdudur, Melek Sineması’nda dönen makaradır, mahalle maçında atılan goldür.

Ve şehir, en çok da insanın içindeki çocukluktur.

O çocuk hâlâ Ganita’da bir yerde misket oynuyor.

Biz büyüdük sadece.

Çok Kalitesiz Bir Hayatı Çok Pahalıya Yaşıyoruz

Eskiden “hayat pahalı” derdik.
Ama yaşadığımız hayatın bir karşılığı vardı.

Şimdi mesele sadece fiyat değil.
Mesele şu: Kalitesiz bir hayatı, fahiş bir bedelle yaşıyoruz.

Ödediğimiz artıyor.
Aldığımız azalıyor.
Cebimiz inceliyor.
Umutlarımız da öyle.

***

Geçen gün tost yapayım dedim.
Tostluk eritme kaşar peyniri aldım. 15 gün önce 200 liraydı.
Bu hafta gittim: 285 lira.

Maaş?
Aynı.

Ama biz ne yapıyoruz?
Peyniri korkarak kesiyoruz. İnce… Daha ince… Biraz daha ince…
Normalde üç günde bitecek peynir, 15 gün dayanıyor.
Tost değil, ekonomik strateji yapıyoruz mutfakta.

Eskiden ekmek bayatlamasın diye düşünürdük.
Şimdi kaşar bitmesin diye plan yapıyoruz.
Buzdolabı değil, adeta maliye bakanlığı çalışıyor evde.

***

Domates 40 liraydı.
On beş gün sonra 70 lira.

Soruyorsun:
“Benzine zam gelmedi ki?”

Cevap?
Yok.

Ama servisçi abi çok net:
“Sene başı 2600’dü, benzine iki zam geldi 3400 oldu.”

Bizim maaş?
Hâlâ aynı.

Yani benzine zam gelince her şey artıyor.
Benzine zam gelmeyince de artıyor.
Ekonomi artık fizik kurallarından bağımsız çalışıyor.

***

Marketten çıkıyorsun.
Poşet hafif.
Fiş ağır.

Eskiden poşet yırtılırdı.
Şimdi umut yırtılıyor.

Kasiyer fişi uzatırken göz teması kurmuyor.
Çünkü o da biliyor:
Bu fiş bir belge değil, bir travma.

***

Bir restorana gidiyorsun.
Menü pahalı.
Porsiyon küçük.
Lezzet sıradan.

Masadan doymadan kalkıyorsun ama hesap tokat gibi.

İşte biz tam olarak böyle yaşıyoruz bu ülkeyi:
Doymadan kalktığımız bir sofraya sürekli zam geliyor.

***

Telefon fiyatı uçuyor.
Paket pahalı.
Konuşmalar kısa.

Herkes birbirini izliyor,
kimse kimseyi duymuyor.

Sosyal medya sınırsız.
Tahammül sınırlı.

Paylaşım bol.
Samimiyet kıt.

***

Beton yükseliyor.
Nefes azalıyor.

Park küçülüyor.
AVM büyüyor.

Bir ağacın gölgesi ücretsizdi.
Şimdi gölge bile metrekare hesabı.

Çocuklar sokakta değil, ekranda büyüyor.
Oyun pahalı.
Oyuncak pahalı.
En pahalısı: çocukluk.

***

Mesai uzuyor.
Tatiller kısalıyor.
“Şükret” kelimesi, hak aramanın yerine konuluyor.

Yorgunluk kronik.
Stres sabit.
Emeklilik masal.

İnsan yaşamak için değil;
yaşayabilmek için borçlanıyor.

***

15 gün önce 200 lira.
15 gün sonra 315 lira.
Ay sonu 540 lira.

Ama maaş?
Yerinde sayıyor.

Market artıyor.
Servis artıyor.
Kira artıyor.

Sadece biz artmıyoruz.

***

Bize sürekli şu cümle fısıldanıyor:
“Her yerde böyle.”

Hayır.
Her yerde böyle değil.

Ama biz böyle olmasına alışıyoruz.

En tehlikelisi bu:
Kalitesizliğe alışmak.
“İdare eder”le ömür tüketmek.

***

Bir kahvenin tadında,
bir sohbetin sıcaklığında,
bir sokağın güveninde,
bir çocuğun gülüşünde anlam bulmalıydı.

Şimdi her şeyin etiketi var.
Ama değeri yok.

Çok pahalı yaşıyoruz.
Çünkü bize ucuz bir hayat reva görülüyor.

***

Bu kadar bedel ödüyorsak,
neden bu kadar eksik yaşıyoruz?

Sorun sadece ekonomi değil.

Sorun;
insanın değersizleştiği,
zamanın ucuzladığı,
hayat kalitesinin gözden çıkarıldığı bir düzen.

Ve bu düzen, bize pahalıya patlıyor.

***

Ama unutmayalım:

Hayat pahalı olabilir.
Kalitesiz olmak zorunda değil.

İnce kestiğimiz kaşar kadar incelmesin onurumuz.
Domates kadar hızlı artmasın sabrımızın fiyatı.

Bir gün bu hesabı biz keseceğiz.
Ve o zaman, gerçekten doyacağız.

KENDİNİ ÖVEN, BAŞKASINA ALAN BIRAKMAZ

Yaşadığımız çağ, sesin anlamın önüne geçtiği bir çağ. Herkes konuşuyor, az kişi düşünüyor; herkes anlatıyor, pek azı dinliyor. Söylenenin değeri, söyleniş hızına ve tekrar sayısına teslim edilmiş durumda. Bu kalabalıkta “ben” çoğalıyor, anlam azalıyor. Kendini anlatma ihtiyacı, kendini inşa etme çabasının yerini alıyor. İnsan, yaptığıyla değil söylediğiyle görünür olmaya çalıştıkça; söz şişiyor, içerik inceliyor. İşte tam bu noktada bir çağrının zamanı geliyor: Bırak kendini methetmeyi, başkaları seni methetsin.

Kendini övmek eskiden ayıptı; şimdi strateji. Bir zamanlar mahcubiyetle saklanan başarılar, bugün vitrine diziliyor. İnsanlar yaptıklarından çok yaptıklarını anlatma biçimleriyle var oluyor. Sosyal mecralar, toplantı masaları, gündelik sohbetler… Her yerde aynı ton: “Ben yaptım, ben oldum, ben bilirim.” Bu ton yükseldikçe, kulaklar sağırlaşıyor. Çünkü övgü talep eden bir ses, dinlenmek için değil, onaylanmak için konuşur.

Kendini sürekli anlatan insan, çoğu zaman kendine inanmayan insandır. İnancı dışarıdan beslemek ister; alkışla, beğeniyle, tekrarlarla. Oysa içten gelen bir yeterlilik hissi, yüksek sesle konuşmayı gerektirmez. Olgunluk sessizdir; acele etmez, bağırmaz, iddia etmez. Yaptığını bilir ve bekler. Beklemek, özgüvenin en zor sınavıdır.

Söz değerlidir ama ucuzlatılabilir. Sürekli konuşulan yerde söz, anlamını yitirir. Her cümlenin iddia, her iddianın zafer gibi sunulduğu bir ortamda hakikat geri çekilir. Çünkü hakikat, bağırılmayı sevmez. Dikkatle dinlenmeyi, sabırla anlaşılmayı ister.

Susmak çoğu zaman yanlış anlaşılır: Zayıflık sanılır, eksiklik sayılır. Oysa susmak bir tercihtir; seçilmiş bir duruştur. Kendisinden emin olan insan, sessizliğin yükünü taşıyabilir. Her boşluğu doldurma ihtiyacı hissetmez. Çünkü bilir ki her boşluk konuşularak değil, düşünülerek dolar.

Dinlemek emek ister. Zaman ister, sabır ister, egoyu askıya almayı ister. Bu yüzden zordur. Konuşmak ise kolaydır; sözcükler hazırdır, refleksler güçlüdür. İnsan, dinlemek yerine konuşmayı seçtiğinde, aslında kendini merkeze alır. Karşısındakini değil, kendi sesini önemser.

Dinlemenin zayıfladığı yerde, anlayış da zayıflar. Herkes kendi cümlesini kurma derdindeyken, ortak bir anlam oluşmaz. Gürültü artar ama iletişim azalır. Böyle bir ortamda en büyük erdem, söz almak değil; doğru anda susabilmektir.

Narsisizm yalnızca aynaya hayranlıkla bakmak değildir. Günlük hayatta daha ince kılıklara bürünür: Sürekli başarı hikâyesi anlatmak, her konuda fikri olmak, başkasının sözünü kendi deneyimiyle bastırmak, eleştiriyi tehdit saymak… Bunların hepsi, kendini merkeze yerleştiren bir bakışın izleridir.

Bu bakış, zamanla yalnızlaştırır. Çünkü kimse sürekli alkışçı olmak istemez. İnsanlar paylaşmak ister; yarışmak değil. Kendini öven, başkasına alan bırakmaz. Alan bırakmayanın etrafı kalabalık olabilir ama yakınlığı eksiktir.

Kalıcı değer, anlatılanlardan değil yapılanlardan doğar. Yapılan şey konuşuldukça değil, görüldükçe değer kazanır. Emek, kendini pazarlamaya ihtiyaç duymaz; iz bırakır. O iz, zamanla konuşur.

Tarih, kendini anlatanları değil; yaptıklarıyla anlaşılanları hatırlar. Büyük işler sessizce yapılır, yüksek sesle duyulur. Gürültüyle gelenler, gürültüyle gider. Sükûnetle yapılanlar ise yerleşir.

Tevazu çoğu zaman yanlış anlaşılır. Geri durmak, iddiasız olmak sanılır. Oysa tevazu, iddiayı içe almaktır. Kendini küçültmek değil; kendini merkezin dışına çekmektir. Bu çekilme, başkasına alan açar. Alan açılan yerde ortak akıl büyür.

Tevazu, insanın kendi sınırlarını bilmesidir. Bilmediğini kabul edebilmek, en yüksek bilgeliğin kapısını aralar. Her konuda konuşmamak, her tartışmaya girmemek, her başarıyı ilan etmemek… Bunlar bir eksiklik değil, bilinçtir.

Övgü talep edilmez; kazanılır. Talep edilen övgü, borç gibidir; veren üzerinde yük bırakır. Kazanılan övgü ise armağandır; doğal ve kalıcıdır. İnsan, kendi reklamını yaptıkça değeri artmaz; aksine sıradanlaşır. Çünkü sıradan olan çok konuşur, özgün olan iz bırakır.

Başkalarının seni methetmesi, yaptığının başkalarında karşılık bulması demektir. Bu karşılık, en sağlam ölçüttür. Kendi kendine verilen not, kimseyi ikna etmez.

Bu çağda erdem, sesini yükseltmek değil; sözünü tartmaktır. Kendini anlatmak değil; kendini inşa etmektir. Herkesin “ben” dediği yerde, “biz” diyebilenler kalır. Herkesin konuştuğu yerde, dinleyebilenler hatırlanır.

O yüzden çağrı basit ama güçlü: Bırak kendini methetmeyi. Yaptığın konuşsun. Zaman anlatsın. İnsanlar söylesin. Çünkü gerçek değer, sahibinin sesinde değil; başkalarının dilindedir.

İKİ ÇINARIN GÖLGESİNDE TRABZON

Hayat yolumun her köşesinde, sırtımı yasladığım, nefesimi düzene sokan, beni ben yapan iki büyük çınar oldu.
Ağaç dediysem, bildiğin ağaç değil…
Kökleri geçmişime, gövdeleri çocukluğuma, dalları gençliğime uzanan iki koca yürek…

Biri Çömlekçi’nin dar sokaklarında, Taşbaşı’nın Arnavut kaldırımlarının bittiği yerde duruyor.
Ne zaman gövdesine yaslansam, çocukluğumun sesleri geri gelir:
Annemin ayak sesleri, babamın akşamüstü eve yaklaşan gölgesi,
ayakkabı boyacılarının uğultusu, denizin içimize işleyen tuzu…

Diğeri ise şehrin kalbi olan Meydan’da.

Hâlâ; eski İtfaiye'nin yanı, İskenderpaşa Camii’nin önünde…
Her Trabzonlunun yolu bir gün mutlaka o çınarın gölgesinden geçmiştir.
O çınar hâlâ babamın adımlarını, dedemin gölgesini ve büyüdüğüm şehrin nefesini saklar.

Benim için bu iki çınar, bir ağaçtan çok daha fazlasıdır;
geçmişle bugün arasına kurulmuş bir köprü,
Trabzon’un içime kazınmış sesidir.

 

ÇÖMLEKÇİ’NİN DAR SOKAKLARINDA BÜYÜMEK

Çömlekçi’nin kokusu, Trabzon’un başka hiçbir semtinde yoktur.
Nemli duvarlara sinmiş eski zamanlar, rüzgârlara karışan tuz,
gece bastırdığında dalga sesine eşlik eden usul bir uğultu…

Martı çığlıkları…

Mahalle küçüktü ama hayat büyüktü orada.
Dizi dizi ayakkabı boyacıları, ilçelere kalkan minibüslerin motor sesleri çığırtkanların bağırışları,
Yan yana bakkallar teneke kutulardaki kaymaklı bisküviler, kazak-pantolon satan dükkânlar, seyyar satıcılar…
Hepsi çocukluğumun sahnesiydi.

Sokaklarımız dardı; iki metreyi buldu mu sevinirdik.
İşte o iki metrede dünya futbol kupası finali oynardık.
Topumuz kaç kere boyacıların taburelerine çarpıp siyah boyaları etrafa saçtı kim bilir…
Onlar kızar gibi yapar, sonra “Uşak, ha gayret! Pele oldunuz ha!” deyip gülerlerdi.
Bazen onlar da bizimle maç yapardı.

Çömlekçi’nin evleri hep denize dönüktü.
Gece Karadeniz, mahalleye ninni söyleyen bir anne gibiydi.
Sabah olmadan fırından çıkan sıcak simidin kokusu,
“sıcaaak simiiid!” sesiyle birleşince hayat daha güzeldi.

Mahallede herkes birbirini tanırdı.
Kapılar kilitlenmez, pencerelerden selam eksik olmazdı.
Akşam ezanı okununca bile sokaktan ayrılmazdık;
komşu teyzelerin “Uşak, yemek haaazır!” diye seslenişleri bizim siren sesimizdi.

 

MEYDAN’IN ÇINARI: ŞEHRİN ESEN YÜREĞİ

İkinci çınarım Meydan’daydı.
Babam elimden tutar, önce o gölgeye götürürdü beni.
Trabzon’da kim geçmedi ki o gölgeden?

Meydan bir zamandı aslında…
Melek Sineması, Sümer Sineması…
Afişlerde Cüneyt Arkın dörtnala koşar,
İrfan Atasoy’un gölgesi perdelere taşar,
Tamer Yiğit’in bakışı insanı kahraman ederdi.

Bir köşede Köfteci Cemil’in pişirdiği köftelerin dumanı yükselir,
sıcak salebin kokusu Lütfi Usta’dan sorulurdu.
Az ileride Şam tatlıcının tezgâhı,

Sobazıların tokmak seslerine at arabalarının şakırdıları eşlik ederdi
Zagor ve Tommiks satan çocukların bağırışları…
Bütün bunlar birleşince Trabzon tam Trabzon olurdu.

O çınar, şehrin nabzının attığı yerdi.
Gölgesinin altına sığınan kimse kendini kimsesiz hissetmezdi.
Osmanlı’nın son demlerini de görmüştü, Cumhuriyet’in doğuşunu da…

Hâlâ da dimdik ayakta... İnatla…

 

GANİTA’NIN RÜZGÂRI, ARAFİLBOYU’NUN ADIMLARI

Şehir denize doğru Ganita’ya açılırdı.
Oranın rüzgârı insanı üşütmez; içini açar, aklından ağır ne varsa alıp götürürdü.

Kayalıklara otururduk; bazen konuşur, bazen susardık.
Ama her seferinde deniz bizi bir parça daha büyütürdü.
Laplak Kaya, Tombul Kaya…
İlk yüzmeyi öğrenen gençlerin çığlıkları hâlâ kulaklarımda.

Arafîlboyu’na çıktıkça sokaklar daralır, mahalle sessizleşirdi.
Yollar çamurdu belki ama yürekler ap aktı.

Kış günlerinde evlere sinen hamsi kokusu hiç değişmezdi.
Soba dumanı akşam göğüne ince bir çizgi çizer,
kaldırımlardan geçen her ayakta bir anı saklanırdı.

Mahalle bakkalının defteri, komşu teyzenin mısır ekmeği,
kapı önünde ip atlayan kızlar, misket oynayan çocuklar…
Hepsi gerçekti, içtendi ve bir şehrin ruhunu taşırdı.

İnsan bir yeri sevmeyi böyle öğrenirdi işte.

 

ANNE, BABA, DOSTLUK VE GEÇEN ZAMAN

Büyüdükçe anladım ki beni büyüten sadece annemle babam değildi:
Şehrin sesi, mahallenin nefesi, Çömlekçi’nin kahkahaları,
Meydan’ın kalabalığı, Ganita’nın rüzgârı, Arafîlboyu’nun sessizliği…
Hepsi benden bir parça oldu.

Aşıklar Parkı’nda yapılan futbol maçları,
Bayır Sokak’ta kafa topu oynamalar,
Biraz kalabalık olunca biriktirilmiş paralarla iki plastik top alıp birini kesip sağlam olanına kap yapıp doğru silo önünde altıya altımaçzheyecanı…
Maç sonrası içilen o buz gibi beyaz gazozun tadı hâlâ damağımda.

Annemin fileyi sallayarak pazardan gelişini,
babamın Meydan’da her esnafa selam vererek yürüyüşünü,
akşam ezanı okununca dağılmayan çocuk kalabalığını unutmak ne mümkün…

Pazar sabahları akşamdan hazırlanan kavrulmuş kıyma veya suda bekletilen peyniri alıp Ertuğrul’un fırına getirip pişmesini bekleyip sıcak sıcak eve getirmenin gururu ailece yemenin neşesi…

Hepsi birer belgesel gibi hafızamda.

 

ÇINARLARIN GÖLGESİNDE KALAN ŞEHİR

Bugün o sokaklara dönüp bakınca elbette her şey değişmiş.
Çömlekçi’nin dar sokakları belki silinmiş,
Meydan’ın sinemaları yok olmuş olabilir.
Ama çınarlar hâlâ orada…
Hâlâ aynı rüzgârı üflüyorlar sanki.

Her yaprak sesinde babamın ayak izini, dedemin gölgesini duyarım.
Her hışırtıda çocukluğumun uçurtma sesini,
ayakkabı boyacılarının gülüşünü,
Melek Sineması’nın gong sesini hissederim.

Trabzon, insanın içine kazınan bir kokudur aslında:
Biraz yağmur, biraz nem, biraz rüzgâr;
biraz dostluk, biraz gençlik, biraz yorgunluk…
Ama en çok da insanı saran bir sıcaklık.

Ve insan hangi şehre giderse gitsin,
hangi limana demir atarsa atsın;
iki çınarın gölgesinde büyüdüyse eğer,
kalbinin bir yanı hep orada kalır.

 

İKİ ÇINARIN ALTINDA

Şehrin üstüne çöker akşam,
çınarlardan düşer yapraklar gibi hatıralar.
Bir yanım çocukluk kokar hâlâ,
bir yanım deniz, bir yanım yollar.
Trabzon der ki içimden sessizce:
“Uşak, nereye gitsen, gölgen bende kalır.”

HER GÜN BİR ŞEY BİR GÜN HER ŞEY DEĞİŞİR HAYATTA

Her gün bir şey değişti…
Ama bir gün, bir baktık ki her şey değişmiş hayatta.
Göz açıp kapayıncaya kadar neredeyse bir ömür geçmiş, yıllar rüzgâr gibi kayıp gitmiş.

Benim çocukluğum Çömlekçi’de, beş katlı bir apartmanda geçti. Bugün için sıradan ama o günler için ihtişamlı bir bina! Mahalledeki evler tek katlı, bilemedin iki katlı olurdu. Bizim ev “gökdelen” gibiydi. O apartmana girince mahallede saygınlığın bir kademe artardı.

Ama bakmayın apartman dediğime, öyle şimdiki gibi güvenlikli, otoparklı, asansörlü falan değildi. Her evin terası denize bakardı. Mahalleli hangi gün kimin terasında toplanacağını bilir, kısır tepsileri, poğaça tabakları, çay demlikleri elden ele dolaşırdı. Çayın demi yetmezdi ama muhabbetin demi hiç bitmezdi. “Vur sazın teline, udun göğsüne!” denir; şarkılar söylenirdi.

Çarşamba günleri vapur gelirdi limana. Aman Allah’ım! O gün mahalle bayram yerine dönerdi. Vapurun ağır ağır kıyıya yanaşmasını biz, Hollywood filmi izler gibi seyrederdik. Çocukların gözleri pırıl pırıl, büyüklerin elleri cebinde, bir nevi haftalık şenliğimizdi.

O zamanın mahallesi bambaşkaydı. Çocuk dediğin sadece anne-babasının değil, bütün mahallenindi. Acıktıysan hangi kapıya çalsan doyarsın, susadıysan her çeşmeden, her bardaktan sana ikram edilirdi. Biri hastalansa, herkes çorba kaynatırdı. Bir evde cenaze oldumu, televizyonlar bir hafta kapanır, yas hepimizin yasına dönüşürdü.

Mahallenin kızları herkesin kardeşiydi. Kimse gözüyle değil, gönlüyle bakardı onlara.
Hiç unutmam… Annem fırın üstü ızgarada köfte yapardı. Daha ilk beş altı köfte pişmeden üç-dördü bir tabağa konur, annem kapıdan çıkar giderdi.
Biz sorardık, O da derdi ki:
- Aşağı katta iki çocuk var, kokusu onlara kadar gitmiştir. Hakkı onların.

İşte o yüzden biz hiçbir lokmayı boğazımıza borçlu hissetmeden yutmazdık.

Ama her gün bir şeyler değişti…
Önce Hulusi Kentmenler gitti, Münir Özkullar sustu, Zeki Alasyalar güldürmez oldu. Yıldız Kenterlerin, Yıldırım Önal’ların ışığı söndü.
Sonra üç arkadaş filmindeki dostluklar bozuldu, asırlık arkadaşlıklar dağıldı. Aslan bacanakların kahkahası, gülen gözler filmindeki ailelerin sıcaklığı birer birer sahneden indi.

Ne hıyarın kokusu kaldı, ne domatesin tadı… O rutubet kokan evlerimizi, tahtaların gıcırdayan sesini bile özler olduk.
Annemizin “çorbaya tuz at” diye seslenişini, babamızın hiddetle “televizyonun sesini kısın” deyişini bile özledik.
Bir elmanın kabuğu soyulup bıçağın ucuyla bize uzatıldığında aldığımız tadı artık hiçbir yerde bulamaz olduk.

Sonra bir gün…
Evet, işte bir gün her şey değişti. Kopup gittik o mahallelerden. Yerine site blokları, otomatik kapılar, güvenlik kameraları geldi. Bizim o el ele gönül bağıyla kurduğumuz hayat, yüksek duvarların ardına saklandı.

Bugün belki bilgisayarımız, dokunmatik telefonlarımız var, belki daha çok eşyamız… Ama ne soframızda eski sohbetler var, ne de komşunun çorbasının kokusu burnumuza geliyor. Çocuklarımızın gözünde tablet ışığı var, bizim gözümüzde ise o günlerin hasreti.

Her gün bir şey değişti ama bir gün, bir baktık ki koca bir hayat gitmiş…
Arkamızda sadece özlem, içimizde buruk bir tebessüm kalmış.