• 0537 331 9315
  • ganitabordohaber@gmail.com
Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor
  • HABER
  • KÜLTÜR & SANAT
  • YAZARLAR
  • SÖYLEŞİ
  • MİZAH
  • TURİZM
  • TARİH
  • SPOR
  • BELGESEL
  • İLETİŞİM
BİR GÜN BENİ DE UĞURLAYACAKSINIZ

BİR GÜN BENİ DE UĞURLAYACAKSINIZ

Tamer Küçük 11 Ağustos 2026

Bir gün sosyal medyada bir fotoğrafım yayımlanacak.

Belki bir gazetenin alt taraflarında, küçük bir haberin içinde birkaç satır yazacak:

“Tamer Küçük’ü kaybettik.”

Kimileri üzülecek.

Kimilerinin umurunda bile olmayacak.

Kimileri fotoğrafın altına başsağlığı dileyecek.

“İyi adamdı” diyecek biri.

“Allah rahmet eylesin” diyecek bir başkası.

‘Işıklar içinde uyu’ diyecekler.

Bazıları yorum yapmayacak.

Ama içinden sessizce, “Hadi be…” diyecek.

Belki birkaç kişi, birlikte çekilmiş fotoğraflarımızı bulup paylaşacak.

Bir tiyatro sahnesinden, bir sergiden, bir masadan, bir yolculuktan, bir kahkahanın ortasından kalmış bir fotoğraf…

Altına birkaç kelime yazacaklar.

“Unutmayacağız.”

Belki gerçekten unutmayacaklar.

Belki birkaç gün.

İki gün…

Bilemedin üç.

Sonra hayat kendi gürültüsüne geri dönecek.

Telefonlar çalacak, sofralar kurulacak, çocuklar büyüyecek, insanlar işe yetişecek, şehir yine yağmurunu yağdıracak.

Benim olmadığım bir sabaha uyanacak herkes.

Ve hayat, en büyük unutturma ustası olduğunu bir kez daha gösterecek.

Ama biliyorum…

İçten üzülenler olacak.

Oğlum olacak.

Eşim olacak.

Kardeşlerim olacak.

Belki birkaç dostum…

Onlar beni bir fotoğrafın altında değil, hayatlarının içinde arayacaklar.

Bir sandalye boş kalacak sofrada.

Bir telefon numarası silinmeyecek uzun süre.

Bir şarkı duyulacak, akla ben geleceğim.

Bir sokaktan geçilecek, “Burada Tamer’le konuşmuştuk” denilecek.

Ben en çok onları düşünüyorum.

Çünkü insan öldüğünde aslında toprağa yalnızca bedenini bırakıyor.

Sesini, bakışını, dokunduğu insanları ve başkalarının hafızasında bıraktığı küçük izleri yanında götüremiyor.

Ben de bir gün gideceğim.

Herkes gibi.

Ne yaptığım işlerin tamamı kalacak, ne yazdığım bütün cümleler, ne çizdiğim bütün karikatürler, ne sahneye koyduğum bütün oyunlar…

Bir kısmı kaybolacak.

Bir kısmı unutulacak.

Bir kısmı da belki hiç ummadığım bir yerde, hiç tanımadığım bir insanın karşısına çıkacak.

İşte buna razıyım.

Çünkü ben hiçbir zaman dünyayı değiştirecek kadar büyük olduğumu düşünmedim.

Ama dünyaya bakarken kendi rengimi kaybetmemeye çalıştım.

Karikatürde güldürmeye çalıştım.

Tiyatroda insanın kendisini görmesini istedim.

Edebiyatta içimde birikenleri kelimelere bıraktım.

Bazen bir şehrin sokağını yazdım, bazen denizin kokusunu, bazen çocukluğumu, bazen bir insanın yüzündeki hüznü…

Bazen de sadece içimden geldiği için bir şey yaptım.

Yeni bir şey.

Başka türlü bir şey.

Çünkü hayat bana hep şunu söyledi:

Aynı yerde durarak iz bırakamazsın.

Ben de elimden geldiğince yürüdüm.

Yanıldım.

Kırıldım.

Kırmış da olabilirim.

Ama kimseyi bilerek incitmemeye çalıştım.

Egoist olmamaya çalıştım.

Bir arkadaşımın önü açılsın diye kendi yerimden geri çekildiğim zamanlar oldu.

Bir başkasının iyi yerlere gelmesine sevindim.

Birinin başarısını kendi başarım gibi gördüm.

Çünkü insanın büyüklüğünün, kaç kişinin önüne geçtiğiyle değil, kaç kişinin elinden tutabildiğiyle ölçüldüğüne inandım.

Bana kalan buysa, yeter.

Bir gün arkamdan yüz kişi konuşacaksa ve doksanı, “İyi adamdı.” diyecekse…

Bana yeter.

“Kimseye zararı dokunmadı.” desinler.

“Bir şeyler yapmaya çalıştı.” desinler.

“Üretti.” desinler.

“İnsanları kırmamaya çalıştı.” desinler.

“Biraz deli, biraz inatçı, biraz hüzünlüydü ama iyi adamdı.” desinler.

Hatta, “Renkli bir adamdı.” desinler.

Çünkü ben hayatı tek renkten ibaret görmedim.

Gökyüzünün mavisini, denizin koyusunu, yağmurun grisini, horonun coşkusunu, bir çocuğun gülüşünü, yaşlı bir insanın yüzündeki çizgiyi, bir dostun omzuna konan eli sevdim.

Gökkuşağının bütün renklerini aynı gökyüzünde tutmaya çalıştım.

Herkes aynı düşünmek zorunda değildi.

Herkes beni sevmek zorunda da değildi.

Beni anlamayanlara bile kızmamaya çalıştım.

Çünkü insanın kendisine benzeyeni sevmesi kolaydır.

Asıl mesele, kendisine benzemeyene de insan gibi bakabilmektir.

Belki bunu her zaman başaramadım.

Ama denedim.

Ve insanın hayatının sonunda kendisine soracağı en önemli soru bence şu:

“Kaç yıl yaşadım?” değil…

“Yaşadığım yıllara ne kattım?”

Ben kendi cevabımı vermeye çalıştım.

Biraz karikatür.

Biraz tiyatro.

Biraz şiir.

Biraz şehir.

Biraz deniz.

Biraz çocukluk.

Biraz dostluk.

Biraz aşk.

Biraz yalnızlık.

Ve bolca insan…

Belki hiçbir şey büyük olmayacak.

Belki adım yıllar sonra çok az kişinin aklına gelecek.

Buna da itirazım yok.

Unutulmak, insan olmanın bedellerinden biridir.

Çünkü benden önce gidenleri de hayat yavaş yavaş sessizliğe çekti.

Babamı unutmadım.

Annemi unutmadım.

Ablamı unutmadım.

Onların sesi artık yanımda değil belki ama bazı günler bir kelimenin içinde, bir kokunun peşinde, eski bir eşyanın üzerinde yeniden karşıma çıkıyorlar.

Demek ki insan tamamen gitmiyor.

Bir yerlerde kalıyor.

Bir evin duvarında.

Bir çocuğun hafızasında.

Bir arkadaşın cümlesinde.

Bir kitabın arasında.

Bir fotoğrafın arkasında.

Bir şarkının içinde.

Bir şehrin sokağında…

Belki ben de oralarda kalırım.

Bir gün biri eski bir karikatürümü açar.

“Bunu Tamer yapmıştı.” der.

Bir tiyatrodan söz edilir.

“Bunun içinde onun da emeği vardı.” der biri.

Bir şiir okunur.

Birisi susar.

Belki gözleri dolar.

İşte o zaman, ben biraz daha yaşamış olurum.

Ve doksan kişi beni iyi anacaksa, kalan on kişiye de hakkım helal olsun.

Hatta o on kişiden dokuzu beni hiç hatırlamasın.

Biri konuşsun.

Ama gerçekten konuşsun.

Benim nasıl bir adam olduğumu anlatsın.

Sonra kendi kendine sorsun:

“Acaba onu yıllar sonra nasıl anacaklar?”

Çünkü insanın ardından söylenecek söz, yaşarken kazandığı bütün alkışlardan daha değerlidir.

Ben alkış istemiyorum.

Anıt istemiyorum.

Adımın büyük harflerle yazılmasını da istemiyorum.

Bir tek cümle yeter bana:

“İyi adamdı.”

Bir de ardından şu:

“Kimseye zararı dokunmadı. Elinden geldiğince güzel şeyler yapmaya çalıştı.”

Gerisi dünyanın işi.

Dünya beni de unutur.

Seni de.

Hepimizi.

Ama insanın asıl meselesi zaten unutulmamak değil.

Unutulacağını bile bile iyi kalabilmektir.

Ben elimden geldiğince bunu yapmaya çalıştım.

Şimdi bir gün sıra bana geldiğinde…

Bırakın fotoğrafımı paylaşın.

Bırakın birkaç kişi üzülsün.

Bırakın birkaç kişi sessiz kalsın.

Bırakın birkaç kişi “Hadi be…” desin.

Bırakın oğlum beni özlesin.

Bırakın eşim bir şarkıda beni bulsun.

Bırakın kardeşlerim eski bir fotoğrafa bakıp bir süre konuşmasın.

Bırakın dostlarım bir masada adımı ansın.

Sonra hayat devam etsin.

Çünkü kalanların yaşaması gerekir.

Gidenlerin en büyük isteği de belki budur:

Ardından ağlayanların, bir gün yeniden gülebilmesi.

Ve eğer bir gün gökyüzüne bakıp beni hatırlarsanız…

Çok uzun düşünmeyin.

Bir bulutun kenarında, denizin üstündeki ışıkta, eski bir karikatürün çizgisinde, bir tiyatro sahnesinin boşluğunda arayın beni.

Belki orada olurum.

Çünkü ben dünyadan giderken dünyayı yanımda götürmeyeceğim.

Ama dünyadan bana kalan ne varsa…

Birazını size bırakacağım.

Ve belki yıllar sonra hiç beklemediğim bir yerde, hiç tanımadığım birinin ağzından şu cümleyi duyuyormuşum gibi olacak:

“Tamer Küçük mü?

İyi adamdı.

Bir şeyler yapmaya çalıştı.

*Kimseye zararı dokunmadı. *

Renkleri vardı.

Güzel yaşadı diyemem belki…

Ama güzel yaşamaya çalıştı.”

Bana kalırsa…

İnsanın dünyadan götürebileceği en güzel mezar taşı budur.

Yarın Diye Bir Şey Yoktu Aslında

Yarın Diye Bir Şey Yoktu Aslında

Tamer Küçük 29 Temmuz 2026

Hayat bana bir şey öğrettiyse, o da her şeyin bir anda değişebileceğiydi.

Bir gülüş, bir bakış, bir “merhaba”…
Bazen insanın bütün hayatına sığan şeyler, yalnızca birkaç saniyeden ibarettir.

İnsan yaşarken fark etmiyor ama zamanın en acımasız yanı geçmesi değil; geçerken bizi değiştirmesi.

Kimse başladığı yolun sonundaki insan olarak kalamıyor.

Bir gün dönüp bakıyorsun; dün dediğin çoktan geçmiş, gelecek dediğin ise bir türlü gelmemiş.

Belki de "yarın" dediğimiz şey, insanın kendini avutmak için bulduğu en güzel kelimedir.

Çünkü yaşanan her şey yalnızca "şimdi"nin içine sığabiliyor. Ve "şimdi", elinden tutmaya çalıştığında su gibi akıp gidiyor parmaklarının arasından.

İnsan bu yüzden hep biraz geç kalıyor.

Birine…

Bir söze…

Bir sevgiye…

Ve çoğu zaman kendine.


Bir sabah uyanırsın.

Elin boş, gözün nemlidir.

Ne olduğunu tam anlayamazsın ama içinde eksilen bir şey olduğunu hissedersin.

Kalbini yoklarsın.

Hâlâ atıyordur ama eskisi gibi değildir.

Çünkü insan bazen kaybetmeden anlamaz.

Bazen de anlamak için kaybeder.

İşte o an gerçeğin bütün ağırlığı iner omuzlarına:

Hiçbir şeyin tekrarı yoktur.

Ne bir gülüşün…

Ne bir sarılışın…

Ne de bir vedanın.

Hayat aynı anı iki kere vermez.

En güzel zamanlar ise çoğu kez yaşanırken fark edilmez.

Yıllar sonra eski bir fotoğrafın kenarında, yarım kalmış bir şarkıda ya da ansızın gelen bir kokuda çıkar karşına.

Zamanın insana yaptığı en sessiz kötülük budur.

Hatırlamak zorunda bırakır seni.


Kimi insan hep ileriye bakar.

"Bir gün olacak," der.

Ama o "bir gün", çoğu zaman hiç yaşanmaz.

Çünkü hayat planlara değil, anlara sadıktır.

Sen plan yaparken hayat çoktan başka bir kapıyı aralamıştır.

Bazen kendi kendime sorarım:

Beklediğimiz şey gerçekten nedir?

Bir mucize mi?

Bir dönüş mü?

Biraz huzur mu?

Belki de bütün ömrümüz boyunca beklediğimiz kişi yine kendimiziz.

Olmak isteyip de olamadığımız hâlimiz.


Zaman insanı değil, insan zamanı tüketiyor.

Ama biz bunu unutuyoruz.

Her şeyi erteliyoruz.

Sevgiyi…

Affetmeyi…

Konuşmayı…

Sarılmayı…

Oysa ertelenen her duygu biraz daha soluyor.

Söylenmeyen her söz, insanın içinde yankıya dönüşüyor.

Ve bir gün o yankılar, kendi sesinden daha yüksek konuşmaya başlıyor.


İnsanın kalbini ellerinde tutan birine güvenmesi, belki de hayatın en büyük cesareti.

Çünkü kalp, kime emanet edildiğini unutmaz.

Bir gün o insan giderse, yalnızca bir kişi eksilmez.

Onunla kurduğun cümleler eksilir.

Birlikte dinlediğin şarkılar susar.

Sessizlik bile başka türlü sessizleşir.

Her şey yerli yerindedir.

Ama hiçbir şey artık eskisi gibi değildir.

Belki de insanın en derin yarası, yarım kalmış bir "devamı var" cümlesidir.


Hayat iyi bir öğretmendir.

Ama sınavlarını önceden haber vermez.

Kimi zaman bir kayıpla…

Kimi zaman uzun bir sessizlikle…

Ve çoğu zaman ne öğrendiğini, ders bittikten sonra anlarsın.

Zaman aslında bir aynadır.

Ne yaşadıysan onu gösterir.

Ne sakladıysan onunla yüzleştirir.

Kaçtığın her şey, sabırla seni bekler.

Belki de en büyük özgürlük, kendinden kaçmayı bırakmaktır.

Olduğun insanla barışmak…

Eksiklerinle yaşamayı öğrenmek…

Bugünün kıymetini bilmektir.

Çünkü barışmadığın hiçbir an gerçekten sana ait değildir.


Bir gün baktım ki herkes gitmiş…

Aynadaki bile yabancı.

Belki de insanın en büyük yalnızlığı budur.

Kendi yüzüne bakıp eski kendini bulamamak.

Gülüşün biraz eksilmiş…

Sesin biraz yorulmuş…

Ama içinde hâlâ küçücük bir umut yaşıyor.

Belki de bizi ayakta tutan şey budur.

Adını koyamadığımız o ince umut.


Sonunda anlıyorsun.

Hayat ne geçmişte saklı.

Ne gelecekte.

Hayat yalnızca bir nefesin içinde.

Bir kahkahada…

Bir bakışta…

Bir sessizlikte…

Yaşadığın kadar varsın.

Sustuğun kadar eksik.

Her gün hayat senden bir şey alıyor.

Ama her sabah yeniden başlayabilme ihtimalini de bırakıyor önüne.

Bir sabah güneşin doğuşuna bakarken fark ettim.

Işık her gün yeniden doğuyor.

Ama hiçbir sabah birbirinin aynısı değil.

Belki biz de öyleyiz.

Her kaybedişte biraz eksiliyor,

Her hatırlayışta yeniden çoğalıyoruz.

Ve artık biliyorum.

Yarın diye bir şey yok aslında.

Sadece bugünün hakkını verebilmek var.

Ne geçmişi değiştirebiliriz.

Ne geleceği garanti edebiliriz.

Ama şu anı yaşayabiliriz.

Bir gün demeden sevmek gerek.

Bir gün demeden söylemek gerek.

Çünkü "bir gün" dediğimiz şey,

çoğu zaman hiç gelmez.

— Tamer Küçük

"Hayatın bize verdiği en büyük yanılgı, yarın diye sonsuz bir zamanımız olduğunu sanmaktır."

Kendi Hayatının Yazarı Olmak

Kendi Hayatının Yazarı Olmak

Tamer Küçük 21 Temmuz 2026

İnsan, başkalarının düşüncelerine göre yaşamaya başladığı gün, kendi hayatından yavaş yavaş uzaklaşır. Her sabah başkalarının beklentileriyle uyanan, kararlarını onların onayına göre veren biri, farkında olmadan kendi iç sesini susturur. Dışarıdan bakıldığında düzenli görünen bir yaşam sürebilir; iyi bir işi, güvenli bir çevresi ve herkesin takdir ettiği bir hayatı olabilir. Ama insan, kendi benliğini kaybettiğinde bütün bu düzen, yalnızca görünüşten ibaret kalır.

Bugün bu baskı yalnızca aileden, arkadaşlardan ya da toplumdan gelmiyor. Artık telefon ekranlarından, sosyal medyadan, algoritmalardan ve görünmez dijital kalabalıklardan da geliyor. Ne giyeceğimiz, ne düşüneceğimiz, neye öfkeleneceğimiz, neyi seveceğimiz bize sürekli hatırlatılıyor. Beğeni sayıları, takipçi rakamları ve kısa süreli alkışlar, gerçek değerin ölçüsüymüş gibi sunuluyor.

Oysa özgürlük, en çok görünmek değildir. Özgürlük, ekran kapandığında da kendin olarak kalabilmektir.

Hayatın kesin bir anlamı olmayabilir. Bazen acımasız, bazen haksız, bazen de anlaşılmazdır. Ancak onu yaşanmaya değer kılan şey, hazır bir anlam taşıması değil; insanın ona kendi anlamını katabilmesidir. Anlam, dışarıdan verilen bir ödül değil, insanın kendi içinde sabırla inşa ettiği bir değerdir.

Bilgi bu yolculuğun en güçlü yol arkadaşıdır. Ama bilgi, yalnızca öğrenmek değildir. Bilgi; sorgulamaktır, anlamaktır, yaşamın içine katabilmektir. Okuyan, araştıran ve düşünmeye cesaret eden insan, yalnızca dünyayı değil, önce kendisini keşfeder. Kendini tanıyan biri ise başkalarının kalıplarına sığmak zorunda kalmaz.

Toplum çoğu zaman görünmez cümleler kurar:

"Şöyle yaşamalısın..."

"Bunu yapmalısın..."

"Böyle düşünmelisin..."

İnsan bu sesleri yıllarca dinlediğinde, kendi sesini unutmaya başlar. Oysa insanın en büyük kaybı, başkalarının beklentilerini karşılayamamak değil; kendi hayallerini sessizce terk etmektir.

Kendi hayatının yazarı olmak kolay değildir. Bunun içinde hata yapmak vardır, eleştirilmek vardır, yalnız kalmak vardır. Bazen yanlış anlaşılmak, bazen de herkesin yürüdüğü yoldan ayrılmak gerekir. Fakat özgürlük, çoğu zaman cesaretin diğer adıdır.

Çünkü başkalarının kalemiyle yazılmış bir hayat, hiçbir zaman gerçek bir hikâyeye dönüşemez.

İnsan kendi kararlarını verirken yanılabilir. Düşebilir, yeniden başlayabilir, yönünü değiştirebilir. Ama bütün bunlar ona aittir. İşte yaşamı değerli yapan da budur. Kusursuz olmak değil; kendi seçimlerinin sorumluluğunu alabilmektir.

Kendini tanımak artık yalnızca aynaya bakmak değildir. Bazen telefonu sessize almak, hiçbir şey paylaşmadan da var olabildiğini hissetmek, yalnız kalmaktan korkmamaktır. Çünkü insanın gerçek kimliği, alkış aldığı anlarda değil; kimsenin izlemediği zamanlarda ortaya çıkar.

Başkalarının beklentileri görünmez zincirlerdir. Başlangıçta hafif gelirler. Zamanla ağırlaşır, insanın yürüyüşünü değiştirir, düşüncelerini biçimlendirir. Bir gün dönüp baktığında ise kendi hayatını değil, başkalarının çizdiği bir senaryoyu oynadığını fark eder.

İşte o an, özgürlüğün ilk adımı başlar.

Hayatın anlamsızlığını kabul etmek, aslında ona anlam verebilmenin başlangıcıdır. Her kayıp, her hayal kırıklığı, her başarısızlık insanın kendi gücünü biraz daha keşfetmesini sağlar. Her farkındalık ise görünmez zincirlerden kopan yeni bir halkadır.

Sonunda insan şunu öğrenir: En büyük özgürlük, başkalarının gözünde büyümek değil; kendi vicdanında eksilmemektir.

Hayatın kesin bir anlamı olmayabilir. Ama ona anlam verecek tek kişi yine insandır.

Kendi yolunu seçen, kendi yanlışlarından öğrenen, kendi doğrularını cesaretle yaşayan biri için her sabah yeni bir başlangıçtır. Çünkü gerçek yaşam, alkışlarla değil; insanın gece başını yastığa koyduğunda kendi sesiyle barışık olabilmesiyle başlar.

Ve belki de insanın yazabileceği en güzel eser, başkasının değil, kendi kaleminden çıkan kendi hayatıdır.

SANATTA DEĞER GÖRMEK VE AYNAYA BAKABİLMEK

SANATTA DEĞER GÖRMEK VE AYNAYA BAKABİLMEK

Tamer Küçük 08 Haziran 2026

Bir şehrin kültür hayatı yalnızca büyük organizasyonlarla, kalabalık salonlarla ya da dışarıdan gelen topluluklarla ölçülmez. Asıl ölçü, o şehrin kendi içinde yıllardır üreten sanat insanlarına, derneklerine, korolarına, tiyatro topluluklarına ve kültür emekçilerine gösterdiği değerdir.

Bu açıdan bakıldığında, yerelde yıllardır emek veren her sanat kurumunun desteklenmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü kültür hayatı yalnızca misafir edilen etkinliklerle değil, o kentin kendi insanlarının ortaya koyduğu sürekli emekle ayakta kalır.

Ancak bu gerçeği kabul ederken başka bir gerçeği de gözden kaçırmamak gerekir.

Sanat dünyasında zaman zaman şu yakınmayı duyuyoruz:

"Dışarıdan gelenler destek görüyor, sponsor buluyor, salonları dolduruyor. Biz yıllardır buradayız ama aynı ilgiyi göremiyoruz."

Bu serzenişin haklı tarafları olabilir. Fakat sanatın doğası gereği burada durup bir soru daha sormak gerekir:

Biz kendimize ne kadar bakıyoruz?

Çünkü sanat yalnızca destek beklemek değildir.

Sanat, aynı zamanda kendini sorgulayabilmektir.

Yıllardır faaliyet göstermek elbette kıymetlidir. Ama uzun yıllar var olmak ile sürekli üretmek aynı şey değildir. Geçmişte emek vermiş olmak değerlidir fakat bugünün ilgisini kazanmanın tek başına garantisi değildir.

Bugün insanlar neden bazı etkinliklere daha fazla ilgi gösteriyor?

Neden bazı çalışmalar daha çok konuşuluyor?

Neden bazı topluluklar yeni seyircilere ulaşabiliyor?

Bu soruların cevabını yalnızca sponsorlarda, kurumlarda veya seyircide aramak kolaydır. Zor olan ise dönüp aynaya bakabilmektir.

Yeni ne üretiyoruz?

Kendimizi ne kadar yeniliyoruz?

Genç sanatçılara ne kadar alan açıyoruz?

Farklı fikirlere ne kadar açığız?

Kendi çevremizin dışındaki sanat üretimlerini ne kadar takip ediyoruz?

Başkalarından destek beklerken biz, başka sanatçılara ne kadar destek oluyoruz?

İşte asıl mesele biraz da burada başlıyor.

Çünkü bazen "bizden olanlar" ve "olmayanlar" diye görünmez sınırlar çiziyoruz. Kendi çevremizi sanatın merkezi gibi görürken, farklı seslere yeterince kulak vermiyoruz. “Kendi etkinliğimiz dolsun” istiyor ama başka bir sanatçının başarısını aynı samimiyetle alkışlayamıyoruz.

Oysa sanatın özü paylaşmaktır.

Bir şehirde başka bir topluluğun ilgi görmesi tehdit değildir. Tam tersine o şehrin kültürel canlılığının göstergesidir. Başkasının başarısı bizim başarısızlığımız anlamına gelmez.

Asıl soru şudur:

Bir başkasının gördüğü ilgiyi eleştirmek yerine, o ilginin neden oluştuğunu anlamaya çalışıyor muyuz?

Çünkü seyirci artık yalnızca emeğe değil; yeniliğe, heyecana, samimiyete ve üretkenliğe de bakıyor.

Elbette yerel sanat kurumları desteklenmelidir.

Elbette sponsorlar ve kurumlar yıllardır emek veren derneklere, korolara ve sanat topluluklarına daha fazla sahip çıkmalıdır.

Ama aynı zamanda sanat kurumları da kendilerine şu soruyu sormalıdır:

Biz bugün dünden farklı olarak ne üretiyoruz?

Çünkü gerçek sanat, yalnızca alkış beklemek değil; gerektiğinde kendine ayna tutabilmektir.

Bir kentin kültürel olgunluğu yalnızca büyük organizasyonları ağırlama kapasitesiyle değil, kendi sanatçısına gösterdiği vefayla ölçülür. Ama o sanatçı ve sanat kurumlarının da değişime, yeniliğe ve özeleştiriye açık olması gerekir.

Belki de bugün ihtiyacımız olan şey, birbirimizi suçlamak değil; birbirimizi çoğaltmaktır.

Daha fazla kırgınlık değil, daha fazla üretimdir.

Daha fazla şikâyet değil, daha fazla dayanışmadır.

Çünkü sanat, duvar örerek değil; kapı açarak büyür.

Sessizliğin Bilgeliği

Sessizliğin Bilgeliği

Tamer Küçük 01 Haziran 2026

Trabzon’un Kayıp Kıraathanelerinden Hayata Dair Bir Ders

Bir zamanlar Trabzon’un kahvehanelerinde yalnız insanlar oturmazdı; hatıralar otururdu, tecrübeler otururdu, ömürler otururdu.

Şimdi dönüp geçmişe baktığımda, çocukluğumun ve gençliğimin Trabzon’u ile bugünün Trabzon’u arasında sadece yılların değil, ruhların da değiştiğini görüyorum.

Eskiden Meydan’da Karadayı’nın Yeri vardı. Meydan Okey’in önünden geçerken içeriden yükselen çay kaşığı sesleri duyulurdu. Atapark’taki Asmalı Kahve’nin önünde yaşlı çınarlar gölge olurdu insanlara. Arafilboyu’nun dar sokaklarında, Bahçecik’in yokuşlarında, Çömlekçi’nin eski günlerinde her kahvenin kendine ait bir ruhu vardı.

Kahvehaneler sadece çay içilen yerler değildi.

Onlar küçük birer üniversiteydi.

Diplomasız profesörler, maaşsız filozoflar, hayatı kitaplardan değil yaşayarak öğrenmiş bilge insanlar otururdu oralarda.

Bir masa etrafında siyaset konuşulurdu. Bir başka masada Trabzonspor’un son maçı tartışılırdı. Bir köşede balıkçılar denizin huyunu anlatırdı. Bir başka köşede emekli öğretmenler dünyanın gidişatını yorumlardı.

Ama bütün o seslerin arasında bir sessizlik vardı.

İşte bugün en çok özlediğim şey de odur.

Çünkü o sessizlik konuşuyordu.

Hem de herkesten daha fazla...


Kahvenin en kuytu köşesinde mutlaka bir adam otururdu.

Onun kim olduğunu kimse tam olarak bilmezdi.

Belki eski bir kaptandı.

Belki yıllarca gurbet elde çalışmış bir işçi.

Belki emekli bir öğretmen.

Belki de hayatın bütün acılarını içine gömüp sessizleşmiş bir insandı.

Önünde ince belli bardakta çayı dururdu.

Çayın üzerinde ince bir buhar yükselirken o buhar sanki yılların hikâyesini de beraberinde taşırdı.

Adam çayını ağır ağır içerdi.

Şekeri varsa bile karıştırmazdı.

Sanki çayı değil zamanı yudumlardı.

Sanki konuşulanları değil insanların içindeki görünmeyen yaraları dinlerdi.

Bir tartışma çıktığında araya girmezdi.

Birisi yüksek sesle konuştuğunda sesini yükseltmezdi.

Sadece bakardı.

Ama öyle bir bakış ki...

Karadeniz’in fırtınadan önceki durgunluğu gibi.

Dağların zirvesindeki sis gibi.

Derin, sakin ve anlamlı.

O insanların gözlerinde yılların birikimi vardı.

Çünkü onlar konuşmanın değil, dinlemenin insanı büyüttüğünü öğrenmişlerdi.


Trabzon insanı konuşmayı sever.

Bu biraz deniz gibidir.

Nasıl ki Karadeniz durmadan kıyılara vuruyorsa, Trabzonlu da düşüncesini saklamaz.

İçinden geçeni söyler.

Sevincini de öfkesini de coşkusunu da gizleyemez.

Belki bu yüzden samimidir.

Belki bu yüzden sıcak kanlıdır.

Ama eski Trabzon insanının bir farkı vardı.

Konuşmadan önce düşünürdü.

Bir söz söylemeden önce içinde tartardı.

Bizim büyüklerimiz "önce bir yutkun" derlerdi.

Çocukken bunun sadece bir öğüt olduğunu sanırdım.

Yıllar geçtikçe anladım ki o yutkunma aslında insanın kendisiyle yaptığı kısa bir muhasebeymiş.

Çünkü söz ağızdan çıkınca artık sana ait değildir.

Bir ok gibi gider.

Ya bir kalbi yaralar ya da bir gönlü onarır.

Bu yüzden eskiler konuşmadan önce susmayı bilirlerdi.

Bugün kaybettiğimiz şeylerden biri de belki budur.


Şimdi etrafıma bakıyorum.

Herkes konuşuyor.

Ama çok az insan dinliyor.

Televizyonlar konuşuyor.

Telefonlar konuşuyor.

Sosyal medya konuşuyor.

Klavyeler konuşuyor.

Bildirim sesleri konuşuyor.

Ama insanın kendi iç sesi giderek susuyor.

Eskiden insanlar kahvede birbirlerini dinlerdi.

Şimdi herkes birbirine cevap vermek için bekliyor.

Anlamak için değil.

Konuşmak için.

Haklı çıkmak için.

Kendini göstermek için.

Söz çoğaldıkça anlam azalıyor.

Ses yükseldikçe düşünce küçülüyor.

Çünkü bilgiyle gürültü arasındaki çizgiyi kaybetmeye başladık.

Oysa hayat bana şunu öğretti:

En çok bilenler genellikle en az konuşanlardır.

Çünkü hakikate yaklaşan insan, bilmediği şeylerin ne kadar fazla olduğunu görür.

Cahil insan ise bildiğini zannettiği şeylerin içinde kaybolur.

Bu yüzden bilgelik çoğu zaman sessizdir.


Trabzon'un eski kahvehanelerinde oturan o amcaların yüzlerine dikkatle bakardım.

Yüzleri Karadeniz kıyıları gibiydi.

Fırtınalar geçmişti üzerinden.

Yağmurlar yağmıştı.

Rüzgârlar esmişti.

Ama ayakta kalmışlardı.

Alın çizgileri sadece yaşın değil, yaşanmışlığın izleriydi.

Kim bilir kaç ayrılık görmüşlerdi.

Kaç cenazeye omuz vermişlerdi.

Kaç dost uğurlamışlardı.

Kaç kez denizin karşısına geçip ufka dalmışlardı.

İnsan yaşlandıkça daha çok konuşur sanırız.

Oysa gerçek bunun tersidir.

İnsan yaşlandıkça bazı şeylerin kelimelerle anlatılamadığını öğrenir.

Bir evlat acısını...

Bir anne özlemini...

Bir dost kaybını...

Bir memleket hasretini...

Bunların hiçbirini tam olarak anlatamazsınız.

Sadece hissedersiniz.

Ve işte o noktada sessizlik başlar.


Belki de sessizlik bir eksiklik değildir.

Belki en yüksek farkındalık hâlidir.

Tasavvuf ehlinin "sükût" dediği şey budur.

Çünkü insan sustuğunda sadece başkalarını değil, kendini de duymaya başlar.

Kendi korkularını...

Kendi yanlışlarını...

Kendi yaralarını...

Kendi hakikatini...

Kalabalıkların en büyük korkusu da budur zaten.

Kendi iç sesiyle baş başa kalmak.

Bu yüzden sürekli konuşuruz.

Sürekli oyalanırız.

Sürekli meşgul oluruz.

Çünkü sessizlik aynadır.

Ve herkes aynada gördüğü yüzü sevmeyebilir.


Bugün o eski kahvehanelerin çoğu yok.

Kimi kapandı.

Kimi dönüştü.

Kimi ayakta olsa bile eski ruhunu kaybetti.

Artık duvarlarda televizyonlar asılı.

Masalarda telefon ekranları parlıyor.

İnsanlar aynı masada oturuyor ama farklı dünyalarda yaşıyor.

Birbirlerinin gözlerine değil ekranlarına bakıyorlar.

Oysa eskiden bir bakış bazen uzun bir konuşmadan daha çok şey anlatırdı.

Bir baş sallayış...

Bir tebessüm...

Bir omuza dokunuş...

Bir bardak çay ikramı...

Bunların hepsi birer cümleydi.

Sessiz ama güçlü cümleler...


Bazen düşünüyorum.

Belki de kaybettiğimiz şey kahvehaneler değil.

Belki de kaybettiğimiz şey o kahvehanelerde yaşayan ruh.

Dinlemenin zarafeti.

Susmanın asaleti.

Sözün kıymeti.

İnsanın insana ayırdığı zaman.

Belki de kaybettiğimiz şey bilgeliktir.

Çünkü bilgelik kitaplarda yazmaz sadece.

Bilgelik bazen Atapark'ta bir çınarın altında oturan ihtiyarın bakışında saklıdır.

Bazen Meydan'daki bir kahvehanede yudumlanan çayın buharında.

Bazen denize karşı susup ufka bakan bir adamın gözlerinde.

Bazen de hiçbir şey söylemeyen bir insanın sessizliğinde.


Şimdi gözlerimi kapatınca hâlâ görüyorum o köşedeki sessiz amcayı.

Elinde ince belli çay bardağı...

Yüzünde yılların yorgunluğu...

Gözlerinde Karadeniz kadar derin bir sükût...

Kalabalık konuşuyor.

O dinliyor.

Dünya acele ediyor.

O bekliyor.

Herkes bir şey anlatmaya çalışıyor.

O anlamaya çalışıyor.

Belki de bu yüzden konuşmuyor.

Çünkü biliyor:

Bazı gerçekler anlatılmaz, hissedilir.

Bazı hakikatler söylenmez, yaşanır.

Ve bazı insanlar konuşarak değil, susarak öğretir.

Lao Tzu'nun dediği gibi:

"Bilenler konuşmaz, konuşanlar bilmez."

Belki de yeniden öğrenmemiz gereken şey budur.

Bir bardak çayı karıştırmadan içebilmek...

Bir insanı sözünü kesmeden dinleyebilmek...

Bir manzaraya fotoğraf çekmeden bakabilmek...

Ve bazen hiçbir şey söylemeden de anlaşabilmek...

Çünkü insanı insan yapan yalnızca konuşması değildir.

Ne zaman susacağını bilmesidir.

Ve bazen bir sessizlik, bin kelimeden daha ağırdır.

Belki de hayatın bütün bilgeliği, o eski Trabzon kahvehanelerinin duvar gölgelerinde saklıydı.

Belki de hâlâ saklıdır.

Yeter ki biraz yavaşlayalım...

Bir bardak çay alalım...

Karadeniz'in rüzgârını dinleyelim...

Ve kendi içimizde unutmaya başladığımız o sessizliği yeniden hatırlayalım.

  1. İyi Niyetin Tahammülsüzlüğü
  2. Üçüncü Olan Hakikat
  3. Cehaletin Konforu
  4. SENET Mİ İMZALADIK?

Sayfa 1 / 2

  • 1
  • 2
© 2025 Ganita Bordo Haber . Tüm Hakları Saklıdır. Pruva Media
Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor
  • HABER
  • KÜLTÜR & SANAT
  • YAZARLAR
  • SÖYLEŞİ
  • MİZAH
  • TURİZM
  • TARİH
  • SPOR
  • BELGESEL
  • İLETİŞİM
  • 0537 331 9315
  • ganitabordohaber@gmail.com