Evde oturmuş, Ganita’da denizi izlerken zamanın sesi gelir insana… Dalgalar sadece kayalara vurmaz; hafızaya da vurur. Birden geçmişe daldım.
Dedem Ahmet Küçük… 1900’lü yılların başında Ganita’da, Ali Osman Ulusoy’un evinin bitişiğindeki o demir kapılı evi alıp yerleşmiş. Kapıdan girince iki müstakil ev yan yana, arkada üç katlı bir yapı… Aile dediğin biraz da yan yana duran duvarların birbirine yaslanması değil midir zaten?
Babam evlenince bir süre o evlerden birinde kalmış. Sonra yolumuz Arafilboyu’na, Çömlekçi’ye düşmüş. Ben orada doğdum. İki yaşındayken Meydan’a yakın Bayır Sokak’a, Limonlu Sokak’a taşındık. Otuz yedi yıl… Dile kolay. Ardından evlilik, yine Ganita’nın yolları, Gençoğlu Sokak, Çukurçayır ve son beş yıl yeniden Ganita Sokak…
Ömrümün çoğu Arafilboyu, Çömlekçi ve Ganita’nın dar, rutubet kokan ama insan kokan sokaklarında geçti. Küf kokusu dediğin, aslında zamandı; eski evlerin duvarlarına sinmiş hatıra…
Misket oynadım.
Top koşturdum.
Uçurtma uçurdum.
Şanslısına sandık yaptım, içine çocukluğumu sakladım.
Melek Sineması’nın makine dairesinde, Ajan Mustafa Ergun abiyle film kestim. Gonga bastım. En çok da film başlamadan ya da iki film arasında pikapta plak çaldım. Sinema karanlığında dönen makaralar gibi hayat da dönüp duruyordu. Şimdi o salonun yerinde başka şeyler var belki ama o karanlıkta parlayan beyaz perde hâlâ içimde yanıyor.
At arabasıyla babamla gemiye yağ, bal taşıdım. Akçaabat yağlarının kokusu rüzgâra karışırdı. O koku şimdi yok. O tat da yok.
Melek Sineması’nın önünde köfte satan Cemil abinin kuyruk yağlı köftesi…
Şam Tatlıcı’nın küçücük ama dünyalara bedel tatlısı…
As Sineması’nın arasındaki Ali Dayı’nın ekmek kadayıfı, üzerindeki kaymak…
Salim’in dondurması…
Fatih Parkı’nın üstünde Ahmet Çubukçu’yla yaptığımız maçtan sonra içtiğimiz Elvan gazozu…
Yavuz Selim İlkokulu’nun önünde limonlu lolipop, horozlu şeker…
Şimdiki Sağıroğlu Otel’in altındaki Resul amcanın yoğurdu… Maç kazanıp Ömer Sağıroğlu’yla yediğimiz o yoğurdun tadı…
Bir tahta üzerinde çiviler arasından parayı geçirip attığımız goller vardı. Sevinçlerimiz küçüktü ama yankısı büyüktü. Küçücük radyodan Pazar günleri Ertuğrul’un fırınından aldığımız peynirli, kıymalıları yedikten sonra birlikte dinlediğimiz Trabzonspor maçlarının heyecanı… Şehir o zaman tek yürek atardı.
Bakkal Osman Amca, Hasan Amca, Resul Amca, Yağcı Kazım, Şeref Amca…
“Amca” diyorduk ama hepsi mahallenin direğiydi.
Sedat Abi…
Emsalimiz Mehmet…
Boksör İsmail Çınar…
En küçüğümüz Ali İskender…
Bir bir gidiyoruz. Hem de sıralı değil. Yoklar şimdi o sokaklara..
Çömlekçi gitti elimizden. Arafilboyu’nun yarısı yok artık. Ganita’nın denizi bile başka bakıyor sanki. Ne Renk kaldı, ne Sümer, ne Saray, ne de As Sinemaları… Kepenkler indi, ışıklar söndü.
Sobacılar yok.
Kunduracılar da ayakkabıcılar kalmadı... Yok.
Bakkal Osman, Bakkal Şeref, Nuri… Ne dükkânları kaldı ne kendileri.
Yağcı Kazım, Osman, Muhittin, Muharrem, Lütfi… O Akçaabat yağlarının kokusunu da alıp gittiler.
“Alın” dediler, “Trabzon sizin olsun.”
Şimdi dönüp bakıyorum.
Kırk-elli yıl önceki Trabzon’a…
Bir de bugüne…
Binalar yükselmiş ama hatıralar alçalmış gibi. Sokaklar genişlemiş ama kalpler daralmış sanki. Eskiden fakirdik belki ama lezzetimiz gerçekti, dostluğumuz sahiciydi. Şimdi her şey daha parlak ama tadı eksik.
Belki şehir değişmedi sadece.
Belki biz de değiştik.
Belki de en acısı şu:
Biz bu şehre ihanet etmedik ama onu koruyamadık.
Ganita’da denize bakarken anlıyorum; şehir dediğin taş, beton, asfalt değil. Şehir; Cemil abinin köftesidir, Resul amcanın yoğurdudur, Melek Sineması’nda dönen makaradır, mahalle maçında atılan goldür.
Ve şehir, en çok da insanın içindeki çocukluktur.
O çocuk hâlâ Ganita’da bir yerde misket oynuyor.
Biz büyüdük sadece.
