İKİ ÇINARIN GÖLGESİNDE TRABZON

İKİ ÇINARIN GÖLGESİNDE TRABZON

Hayat yolumun her köşesinde, sırtımı yasladığım, nefesimi düzene sokan, beni ben yapan iki büyük çınar oldu.
Ağaç dediysem, bildiğin ağaç değil…
Kökleri geçmişime, gövdeleri çocukluğuma, dalları gençliğime uzanan iki koca yürek…

Biri Çömlekçi’nin dar sokaklarında, Taşbaşı’nın Arnavut kaldırımlarının bittiği yerde duruyor.
Ne zaman gövdesine yaslansam, çocukluğumun sesleri geri gelir:
Annemin ayak sesleri, babamın akşamüstü eve yaklaşan gölgesi,
ayakkabı boyacılarının uğultusu, denizin içimize işleyen tuzu…

Diğeri ise şehrin kalbi olan Meydan’da.

Hâlâ; eski İtfaiye'nin yanı, İskenderpaşa Camii’nin önünde…
Her Trabzonlunun yolu bir gün mutlaka o çınarın gölgesinden geçmiştir.
O çınar hâlâ babamın adımlarını, dedemin gölgesini ve büyüdüğüm şehrin nefesini saklar.

Benim için bu iki çınar, bir ağaçtan çok daha fazlasıdır;
geçmişle bugün arasına kurulmuş bir köprü,
Trabzon’un içime kazınmış sesidir.

 

ÇÖMLEKÇİ’NİN DAR SOKAKLARINDA BÜYÜMEK

Çömlekçi’nin kokusu, Trabzon’un başka hiçbir semtinde yoktur.
Nemli duvarlara sinmiş eski zamanlar, rüzgârlara karışan tuz,
gece bastırdığında dalga sesine eşlik eden usul bir uğultu…

Martı çığlıkları…

Mahalle küçüktü ama hayat büyüktü orada.
Dizi dizi ayakkabı boyacıları, ilçelere kalkan minibüslerin motor sesleri çığırtkanların bağırışları,
Yan yana bakkallar teneke kutulardaki kaymaklı bisküviler, kazak-pantolon satan dükkânlar, seyyar satıcılar…
Hepsi çocukluğumun sahnesiydi.

Sokaklarımız dardı; iki metreyi buldu mu sevinirdik.
İşte o iki metrede dünya futbol kupası finali oynardık.
Topumuz kaç kere boyacıların taburelerine çarpıp siyah boyaları etrafa saçtı kim bilir…
Onlar kızar gibi yapar, sonra “Uşak, ha gayret! Pele oldunuz ha!” deyip gülerlerdi.
Bazen onlar da bizimle maç yapardı.

Çömlekçi’nin evleri hep denize dönüktü.
Gece Karadeniz, mahalleye ninni söyleyen bir anne gibiydi.
Sabah olmadan fırından çıkan sıcak simidin kokusu,
“sıcaaak simiiid!” sesiyle birleşince hayat daha güzeldi.

Mahallede herkes birbirini tanırdı.
Kapılar kilitlenmez, pencerelerden selam eksik olmazdı.
Akşam ezanı okununca bile sokaktan ayrılmazdık;
komşu teyzelerin “Uşak, yemek haaazır!” diye seslenişleri bizim siren sesimizdi.

 

MEYDAN’IN ÇINARI: ŞEHRİN ESEN YÜREĞİ

İkinci çınarım Meydan’daydı.
Babam elimden tutar, önce o gölgeye götürürdü beni.
Trabzon’da kim geçmedi ki o gölgeden?

Meydan bir zamandı aslında…
Melek Sineması, Sümer Sineması…
Afişlerde Cüneyt Arkın dörtnala koşar,
İrfan Atasoy’un gölgesi perdelere taşar,
Tamer Yiğit’in bakışı insanı kahraman ederdi.

Bir köşede Köfteci Cemil’in pişirdiği köftelerin dumanı yükselir,
sıcak salebin kokusu Lütfi Usta’dan sorulurdu.
Az ileride Şam tatlıcının tezgâhı,

Sobazıların tokmak seslerine at arabalarının şakırdıları eşlik ederdi
Zagor ve Tommiks satan çocukların bağırışları…
Bütün bunlar birleşince Trabzon tam Trabzon olurdu.

O çınar, şehrin nabzının attığı yerdi.
Gölgesinin altına sığınan kimse kendini kimsesiz hissetmezdi.
Osmanlı’nın son demlerini de görmüştü, Cumhuriyet’in doğuşunu da…

Hâlâ da dimdik ayakta... İnatla…

 

GANİTA’NIN RÜZGÂRI, ARAFİLBOYU’NUN ADIMLARI

Şehir denize doğru Ganita’ya açılırdı.
Oranın rüzgârı insanı üşütmez; içini açar, aklından ağır ne varsa alıp götürürdü.

Kayalıklara otururduk; bazen konuşur, bazen susardık.
Ama her seferinde deniz bizi bir parça daha büyütürdü.
Laplak Kaya, Tombul Kaya…
İlk yüzmeyi öğrenen gençlerin çığlıkları hâlâ kulaklarımda.

Arafîlboyu’na çıktıkça sokaklar daralır, mahalle sessizleşirdi.
Yollar çamurdu belki ama yürekler ap aktı.

Kış günlerinde evlere sinen hamsi kokusu hiç değişmezdi.
Soba dumanı akşam göğüne ince bir çizgi çizer,
kaldırımlardan geçen her ayakta bir anı saklanırdı.

Mahalle bakkalının defteri, komşu teyzenin mısır ekmeği,
kapı önünde ip atlayan kızlar, misket oynayan çocuklar…
Hepsi gerçekti, içtendi ve bir şehrin ruhunu taşırdı.

İnsan bir yeri sevmeyi böyle öğrenirdi işte.

 

ANNE, BABA, DOSTLUK VE GEÇEN ZAMAN

Büyüdükçe anladım ki beni büyüten sadece annemle babam değildi:
Şehrin sesi, mahallenin nefesi, Çömlekçi’nin kahkahaları,
Meydan’ın kalabalığı, Ganita’nın rüzgârı, Arafîlboyu’nun sessizliği…
Hepsi benden bir parça oldu.

Aşıklar Parkı’nda yapılan futbol maçları,
Bayır Sokak’ta kafa topu oynamalar,
Biraz kalabalık olunca biriktirilmiş paralarla iki plastik top alıp birini kesip sağlam olanına kap yapıp doğru silo önünde altıya altımaçzheyecanı…
Maç sonrası içilen o buz gibi beyaz gazozun tadı hâlâ damağımda.

Annemin fileyi sallayarak pazardan gelişini,
babamın Meydan’da her esnafa selam vererek yürüyüşünü,
akşam ezanı okununca dağılmayan çocuk kalabalığını unutmak ne mümkün…

Pazar sabahları akşamdan hazırlanan kavrulmuş kıyma veya suda bekletilen peyniri alıp Ertuğrul’un fırına getirip pişmesini bekleyip sıcak sıcak eve getirmenin gururu ailece yemenin neşesi…

Hepsi birer belgesel gibi hafızamda.

 

ÇINARLARIN GÖLGESİNDE KALAN ŞEHİR

Bugün o sokaklara dönüp bakınca elbette her şey değişmiş.
Çömlekçi’nin dar sokakları belki silinmiş,
Meydan’ın sinemaları yok olmuş olabilir.
Ama çınarlar hâlâ orada…
Hâlâ aynı rüzgârı üflüyorlar sanki.

Her yaprak sesinde babamın ayak izini, dedemin gölgesini duyarım.
Her hışırtıda çocukluğumun uçurtma sesini,
ayakkabı boyacılarının gülüşünü,
Melek Sineması’nın gong sesini hissederim.

Trabzon, insanın içine kazınan bir kokudur aslında:
Biraz yağmur, biraz nem, biraz rüzgâr;
biraz dostluk, biraz gençlik, biraz yorgunluk…
Ama en çok da insanı saran bir sıcaklık.

Ve insan hangi şehre giderse gitsin,
hangi limana demir atarsa atsın;
iki çınarın gölgesinde büyüdüyse eğer,
kalbinin bir yanı hep orada kalır.

 

İKİ ÇINARIN ALTINDA

Şehrin üstüne çöker akşam,
çınarlardan düşer yapraklar gibi hatıralar.
Bir yanım çocukluk kokar hâlâ,
bir yanım deniz, bir yanım yollar.
Trabzon der ki içimden sessizce:
“Uşak, nereye gitsen, gölgen bende kalır.”