Güneşli bir sabah. Nem oranı çok düşük. Bu nedenle gözlerinizle bakabildiğiniz her yeri çok net görebiliyorsunuz. Yoroz Burnu, Karadeniz, D. Karadeniz dağları; ellerinizi uzatsanız dokunabileceksiniz sanki. Saat daha sabah 06.50. Büyük bir geminin uzun uzun çalan korna (siren) sesi bozuyor sessizliği. Boztepe’den denizin üzerine bakıyorum. Büyük bir gemi ayrılıyor Liman’dan. Attila İlhan konuşuyor sanki, “Ayrılık da sevdaya dahil” der gibi. Trabzon’da uzun zamandır duymamıştım gemilerin korna sesini. Ve unutmuştum Trabzon’un deniz kenti olduğunu. Eğer sokak esnafı tablaları ile hamsi satmasa, eğer sokaklarda yürürken rüzgar denizin kokusunu burnunuza taşımasa, eğer unuttuğumuz gemi siren sesleri bazen vakitsizce kulağımızda çınlamasa bir kıyı kentinde yaşadığımıza kimse inandıramayacak bizi.
Korna sesi sevdaya dahil diye içinizden mırıldanıyorsunuz. Deniz sesi, gemi sesi, balık satan işportacıların sesi sevdaya dahil.
Oysaki denize küsmüş bu kent, denizden kopmuş. Deniz sevdaya dahil olamamış bir türlü. Sabaha okul servislerinin korna sesine uyanıyor insanlar. Egzoz dumanları mahkum etmiş tüm sokakları. Dünyaya baktığımız pencereleri açamıyoruz. Ve pencereleri açamadığımız için sevmeleri unuttuk. Pencereleri açsak bile denizi göremiyoruz. Yalnızca beton, yalnızca keşmekeş, yalnızca anlamsız gürültü.
İstanbul’da yaşayanları “yarı insan” diye tanımlamıştık. Ya da “part time insan”. Trabzon da her geçen gün kimliğini kaybediyor. Her geçen gün başkalaşımımıza bir çentik atıyoruz. “Yarı insan ırkına” artık adayız. İnsanlar kırsal kesimlerden kentlere gelirken düşledikleri kent olgusu, acaba böyle bir şey miydi? Denize uzak, rüzgara uzak, umuda uzak bir kent. Acaba bu kent sevdaya dahil miydi?
Evet, sabah sabah büyük bir gemiden kulaklarımıza ulaşan korna (siren) sesi. Parlak bir güneş, kuru bir hava. Gözlerimizle denizin mavisine dalıyoruz. Yaşamak duygusu sarıyor içimizi. Bazen denize bakmak, maviliklere doymak, vapur sesine uyanmak da sevdaya dahil.
