Nasrettin Hoca sıcak bir yaz günü odun kesmek için dağa gitmiş. Çalışırken hararet basmış, torbasında götürdüğü bir karpuzu keserek yemiş ve kabuklarının üstüne işemiş. Tekrar çalışmaya devam etmiş fakat hava çok sıcak olduğundan yine susamış, etrafta su aramış ama bulamamış. Ağzı kuruma derecesinde susadığından çalışamaz hale gelmiş. Biraz evvel üzerine işediği karpuz kabuklarına bakmış ve yapığı hareketten pişman olmuş. Şuna değdi, buna değmedi diyerek bütün karpuz kabuklarını yemiş.
Yaşam bu fıkradaki gibi değil mi? Büyük bir hırs içinde yaşamın içine dalıyoruz. Kazanmak, hep kazanmak istiyoruz. Büyüyünce, daha çok büyümek istiyoruz. Sonra yaşadıklarımız bizi hizaya sokuyor ve elimizde ne kalmışsa onunla yetinmek zorunda kalıyoruz.
Hitler açgözlü olmasaydı, Rusya’ya saldırmasaydı Dünya haritası böyle mi olacaktı? Tarihsel süreç içerisinde birçok imparatorluğun sonu biraz da büyüme refleksi nedeniyle gelmemiş midir? İnsanları mutsuz eden en önemli olgu biraz da hırs değil midir? İnsanlar senin elindekilerin yüzde biriyle mutlu olurken, seni biçimlendiren hırs neyin nesidir? Yarın sen de bugün yaşadıklarının yüzde biriyle yaşamak zorunda kalabileceğini bilmiyor musun?
Herkesin bir tarzı, yaşamın ise bir biçimselliği var. Makul sınırlarda yaşamazsan, seni o sınırlara sokarlar. Kendine ego ile yüklü şekiller yüklersen, bir gün aynada kendi yüzüne mahkum kalırsın. Sevmek çoğalmak olabilir, bütün olmak olabilir hatta tükenmek bile olabilir. Ama asla tüketmek olamaz. Her şeyi tüketen insanlar aslında tükettiklerinin kendileri olduğunu biliyorlar mıdır? Sonra birisi çıkar; sana özgürlük getireceğim diyerek seni kendine tutsak eder.
Siz siz olun siz olun; kimsenin ve kendinizin tutsağı olmayın. En önemlisi ise kendi hırsınızın tutsağı olmayın. Yaşam, içinizde biriktirdiğiniz her şeyin farklı bir yüzünü size sunar. Ve siz de şuna değmedi, buna değmedi diyerek işediğiniz karpuz kabuklarını yemek zorunda kalırsınız.
