DÜNYA DEĞİŞİYOR, BİZ DAHA HIZLI DEĞİŞİYORUZ

Yıllar geçti, uzun yıllar geçti. Dünyada her toplumun kendine has normları ve normalleri vardı. Kimyada normal şartlar altında (NŞA’da) bir gazın standart mol hacmi 22,4 litredir. Aynı buradaki tanımlama gibi her coğrafyanın bir feodal normalleri vardı. NŞA’da gazın standart mol hacmi değişmedi ama toplumların normalleri, yaşam teknikleri her geçen gün değişiyor, dönüşüyor.

Yeni dünya düzeninde bu değişimin en çok hissedildiği coğrafyalar ise feodal dürtülerin en etkin olduğu yerler oluyor. Hızla eski alışkanlıklar başka bir biçime dönüşüyor, bir anlamı yakalamış her olgu kendi içinde yok oluyor. Yaşamın seni kamçılayan madde ile biçimlenmiş hırsı, yani kazanma hırsı sen farkında olmadan senin içindeki bütün eski değerleri ve yargıları öldürüyor. Çarkın dişlileri seni bir diş yapıyor ve çark döndükçe senin başın dönüyor. Her sabah aynaya bakıyorsun ve ayna sana yeni bir yüz yaratıyor; sahte, makyajlanmış, sokaklarda ve caddelerde birbirinin aynısı olan milyonlarca, milyarlarca klonlanmış aynı yüz… Aynı saçlar, aynı gözler, aynı dudaklar, aynı burunlar, aynı kıyafetler, aynı sakallarla vs. her yerde aynı insanlar…

Mahallemizde birisi öldüğünde, kendi evimizin içinde bile gülmezdik “komşumuzu üzeriz” diye. Kendi evimizde televizyon bile açmazdık. Şimdi ölümlerde cami avlularını dedikodu yapma yeri olarak kullanıyoruz ve “hoca bir an önce duayı bitirse de gitsek, çarkın dişlilerinden birisi olmaya devam etsek” diye içimizden geçiriyoruz. Mahallemizin yaşayanları hep bizim dostumuzdu, kardeşimizdi, evladımızdı. İçlerinden birisinin düğünü olsa, kendimizin düğünü gibi hazırlanırdık. Haftalar önce kıyafet diktirirdik, mahallemizin kızlarının isimleri haftalar önce düğün gecesi makyajları için kuaföre bildirilirdi, mahallemin genç erkekleri düğünde olay çıkması olasılığına karşı önlemler alırdı vs. vs. Şimdi düğünlere zorundaymışız gibi katılıyoruz ve “bir an önce orta yapılsa, hediyemizi takıp gitsek” modunda oluyoruz. Neyse ki en azından hediye takmak için biraz bekliyoruz. Gerçi yeni dünya düzeni artık düğünlerde sahte altın takmayı bile öğretti bize.

Hangisini anlatalım? Komşularımızı tanımadığımızı mı, iş ortamlarında birbirimizin ayağını kaydırmaya çalıştığımızı mı, kısa günün kârını kendimize hak gördüğümüzü mü, insan harcamanın para harcamaktan daha bir çekici olduğunu mu, sanayileşen toplumun insanlarının beyinlerinin sanayileştiğini mi, adaleti sorgularken kendi ailemiz içinde bile arkadaşlarımız ile kurduğumuz ilişkilerde bile adalet duygusunu kaybettiğimizi mi vs. vs. anlatalım?

Şarkıda diyor ya; “dön desem yıllara geri döner mi?” Dönsün mü yıllar geri bilemiyorum. Yıllar geri dönmesin, hep ileri bakalım ama geriye baktığımızda hep kaybettiklerimiz kazandıklarımızdan çok oluyor. En önemlisi büyük bir değer yüklediğimiz kimliğimizi kaybediyoruz. Bizi insan yapan ne varsa onu kaybediyoruz. En azından kazandıklarımız kaybettiklerimize denk olsaydı ya yarına bırakabileceğimiz bir anlam olsaydı. Bu bile yeterdi...

BAZEN UMUT

Birçok şair ve yazar umut kavramı üzerine vurgu yapmıştır. Umut yaşamın kıyısında yaslanacağınız bir parapet duvarı gibidir, paraşütünüz açılmadığında sizi kurtaracak emniyet düğmesidir umut. Susuz yaşanmayacağı gibi umutsuz da yaşanmaz. Yaşadıklarında sınayıp da vazgeçmediğin tek şeydir umut. Ama bazen umut 0-0 devam eden bir futbol maçının son dakikasında yanlış verilen final pası gibidir.

Yaşam bir bütündür. Acılar, yanlışlıklar, ayrılıklar, sorular, cevaplar vs. bu bütünün parçalarındandır. Aynı kavuşmak gibi sevmek gibi gülmek gibi mutlu olmak gibi. Ama sonu olmayan bir yol gibi gereksizce ve yaşamdan kopuk bir şekilde diri tuttuğumuz umut yaşayacağımız acıları ertelediğimiz en tepe noktasına hazırlar bizi; farkında olmadan. Kopan bir şeye eklemleştirdiğimiz umut, o biten şeyin mahkumu yapar bizi. Her gün kopan bir ipi bağlamaya çalışarak başlarız güne, akşam bağlayamadığımız ipin acısıyla karanlıklar ışığa bir türlü ulaşamazlar. Acının Nirvanası'na yakın bir düzlem her akşam yürüdüğünüz düzlem olur. Brecht, "Kopan ip bağlanabilir ama kopmuştur bir kez"  şeklindeki cümleyi kurduğunda, acaba yaşamda kaybettiği neydi? Her şeye rağmen Brecht, sonu olmayan bir umudun mahkumu olmamıştı; kaybetmesine rağmen. Ki her kaybediş bir başlangıcın orjin noktasıdır. Ancak kaybedişe takılıp kalanlar, umudunu o kaybediş noktasına bağlayanlar, yaşam boyunca kaybetmeye mahkumdurlar. İşin özü ve sözü budur.

Bir sabah uyanırsınız. Klasik bir söylemle güneş pencerenizden içeri girmeyebilir, yanaklarınızı ılık bir rüzgar okşamayabilir, denizin sesi kulaklarınızın arkadaşı olmayabilir. Gökyüzünde kara bulutlar, pencerenizin pervazlarını döven bir rüzgar ve yanaklarınızı ürperten bir yağmur olabilir. İçiniz kararır, gözleriniz kararır, baktığınız ufuk kararır. Olsun... Sevmek yarım kalmaktır, sevmek yarım kaldığınız noktadan başlamaktır. Sevmek, sizi yarım bırakan şeylerden uzak kalmaktır.  Umut ancak sizden kalan "o yarımın" yoldaşı olabilir. Elimizde olmayan ne varsa değil, elimizde olabilecek ne varsa odur umut. Olasılıkların bir tanesi değil, olasılıkların kendisidir umut…

YILLAR GEÇİYOR

Yıllar geçiyor, yılların rakamları değişiyor. Teselli cümlesi vardır ya; “yaş alıyoruz”, gerçeği ise yaşlanmış olmamız. Tecrübeleriniz artıyor, kabullenmeleriniz artıyor, emek harcadığınız insanların sizi sırtından vurmasına bile yaşamla ilgili olumlu bir anlam yüklemeye çalışıyorsunuz. Daha az sinirleniyorsunuz, daha çok hoşgörülü oluyorsunuz, daha kabullenici bir perspektiften bakıyorsunuz. Çünkü biliyorsunuz ki insanları değiştirmek, insanlara bir iz bırakabilmek bir ömür sürüyor. “Değmez” demiyorsunuz ama eski gücünüz olmuyor ve yapacaklarınızın bir işe yaramayacağını kavramış oluyorsunuz.

Dünyada yüzyıllar boyu savaşlar oldu. Dünyanın haritası yüzlerce defa değişti. Din kavgaları oldu, mezhep kavgaları oldu, toprak kavgaları oldu. Ego yüzünden, güç yüzünden insanlar savaştılar, insanlar birbirlerini öldürdüler. Ve insanlık tarihi böyle bir süreç ile yazıldı. Sonra anladık ki insanların oluşturduğu her platformda bir güç, ego savaşı var. Ve yine anladık ki insanlar asla sorunsuz bir platform istemiyor. Eğer bir yerde birden çok insan varsa, o yerde mutlaka bir kaos oluyor. Daha doğrusu kaostan beslenen insanlar mutlaka oluyor.

Düşünen, üreten insanların aslında kaosa pek vakti olmuyor. O nedenle kaval çalan çoban, tarlada çalışan köylü, denize açılan balıkçı, şiir yazan şair, daha doğrusu yaşama düşünsel ve fiziksel iz bırakan herkes çok değerlidir. İnsan olabilmenin temel tanımıdır düşünsel ve fiziksel emek.  Bir insanın ne kadar çok boş vakti varsa, insanlıktan o kadar çok uzaklaşıyor ve kaostan besleniyor. Kendi içindeki, kendi yaşamındaki yetersizliği kaosla kapamaya çalışıyor. Ve bir süre sonra bu durum o insanda alışkanlık yapıyor, o insanın yaşam modeli haline geliyor.

Bu bağlamda insanın bir hobisinin olması ne güzel bir şey. Kitap okumak, müzik dinlemek, spor yapmak çok bilindik hobiler değil mi? Ama insanın çok garip daha doğrusu alışılmadık hobileri olabilir. Olsun, ne önemi var ki? Yeter ki insanlar düşünsel ve fiziksel olarak bir arayış içinde olsunlar. Yeter ki yaşam içindeki her boşluğa bir iz bıraksınlar.

Evet yıllar geçiyor ve basamaklara çıkarken biraz daha fazla zorlanıyoruz. Ama her basamakta düşünmeye biraz daha fazla vaktimiz oluyor. İşte o nedenledir zaman geçtikçe yaşamın özünü daha iyi algılamamız.

BİR SABAH, BİR KENT

Güneşli bir sabah. Nem oranı çok düşük. Bu nedenle gözlerinizle bakabildiğiniz her yeri çok net görebiliyorsunuz. Yoroz Burnu, Karadeniz, D. Karadeniz dağları; ellerinizi uzatsanız dokunabileceksiniz sanki. Saat daha sabah 06.50. Büyük bir geminin uzun uzun çalan korna (siren) sesi bozuyor sessizliği. Boztepe’den denizin üzerine bakıyorum. Büyük bir gemi ayrılıyor Liman’dan. Attila İlhan konuşuyor sanki, “Ayrılık da sevdaya dahil” der gibi. Trabzon’da uzun zamandır duymamıştım gemilerin korna sesini. Ve unutmuştum Trabzon’un deniz kenti olduğunu. Eğer sokak esnafı tablaları ile hamsi satmasa, eğer sokaklarda yürürken rüzgar denizin kokusunu burnunuza taşımasa, eğer unuttuğumuz gemi siren sesleri bazen vakitsizce kulağımızda çınlamasa bir kıyı kentinde yaşadığımıza kimse inandıramayacak bizi.

Korna sesi sevdaya dahil diye içinizden mırıldanıyorsunuz. Deniz sesi, gemi sesi, balık satan işportacıların sesi sevdaya dahil.

Oysaki denize küsmüş bu kent, denizden kopmuş. Deniz sevdaya dahil olamamış bir türlü. Sabaha okul servislerinin korna sesine uyanıyor insanlar. Egzoz dumanları mahkum etmiş tüm sokakları. Dünyaya baktığımız pencereleri açamıyoruz. Ve pencereleri açamadığımız için sevmeleri unuttuk. Pencereleri açsak bile denizi göremiyoruz. Yalnızca beton, yalnızca keşmekeş, yalnızca anlamsız gürültü.

İstanbul’da yaşayanları “yarı insan” diye tanımlamıştık. Ya da “part time insan”. Trabzon da her geçen gün kimliğini kaybediyor. Her geçen gün başkalaşımımıza bir çentik atıyoruz. “Yarı insan ırkına” artık adayız. İnsanlar kırsal kesimlerden kentlere gelirken düşledikleri kent olgusu, acaba böyle bir şey miydi? Denize uzak, rüzgara uzak, umuda uzak bir kent. Acaba bu kent sevdaya dahil miydi?

Evet, sabah sabah büyük bir gemiden kulaklarımıza ulaşan korna (siren) sesi. Parlak bir güneş, kuru bir hava. Gözlerimizle denizin mavisine dalıyoruz. Yaşamak duygusu sarıyor içimizi. Bazen denize bakmak, maviliklere doymak, vapur sesine uyanmak da sevdaya dahil.

ÖĞRENMEK, ÖĞRETMEK

Bir Sümer atasözü diyor ki: “Biliyorsan öğretmelisin, bilmiyorsan öğrenmelisin”. Aslında yaşamın felsefik tanımını nasıl da güzel özetlemiş bu söz. Doğduğumuz ilk andan itibaren öğrenerek yürüyoruz ve öğreterek büyüyoruz. “Soru sormak cahillerin işi” diyor ya cahiller, soru sorarak kendimiz oluyoruz. “Algıda seçicilik” diyoruz bu duruma. Soru soruyoruz başkalarına, soru soruyoruz kendimize; aldığımız cevaplardan kendi yaşamımıza katacaklarımızı seçiyoruz. Ama bu durumda neyi bilip bilmediğimizi anlayabilmemiz gerekli. Yani algılarımızın açık olması gerekli. Peki soru sormuyorsak, sorgulamıyorsak yaşamı ve kendimizi, buna ne diyoruz? Bu duruma ise “algıda kabızlık” diyoruz.

Algısı kabız olan insanlar ne bir şey öğrenirler, ne de öğretirler. Ancak onlar çokbilmişliklerinin ukalalıklarını hep üzerlerinde taşırlar. Onları biçimlendiren ise sosyal statüleri, ekonomik güçleri, feodal dürtüleri ve yaşamın onlara sunduğu avantajlardır. Etraflarında her zaman birileri vardır ve o birileri onların yetersizliklerini örter. Birileri onlar için kazanır, birileri anlatır, birileri onlar için öğretir. Kaybettiklerinde ise herkes onların bir hiç olduğunu anlar ama bu süreç içerisinde olan olmuştur. Tekrar düzeltmek ise o kadar zordur ki.

Kimileri ise soru sormuştur, sorgulamıştır ve öğrenmiştir. Ama onların bazıları öğrendiklerini öğretmek istemezler. Bencilliklerini, vazgeçilmez olmalarını öğretmenin asaletine tercih etmezler. Onların ana felsefesi tek ve vazgeçilmez olmaktır. Korkaktır bu insanlar. Ellerinde var olanları hep başkalarının alacağından korkarlar. Ve bu durum onların üzerlerine korkak bir ego yükler. Ancak bir gün birisi gelir ve saltanatlarına son verir. Onlara kimsenin vazgeçilmez olmadığını öğretir. O zaman anlarlar yaşam içerisinde hiç de önemli olmadıklarını. Paylaşımda kabızlık hastalığına yakalanmış bu insanların sonu yalnızlıktır.

Öğrenmek mi daha güzeldir, öğretmek mi? Sanırım bilmek noktasına kadar öğrenmek, bilmek noktasından sonra öğretmek güzeldir. Hiçbir şeyi kabız olmayan insanlar böyle düşünür zannımca. Düşünsenize bildiklerinizi bilmeyenlere öğretiyorsunuz. Ve onlar öğreniyorlar. Siz bunu görüyorsunuz, yaşıyorsunuz, sizden bir parça evrenin başka noktalarına dağılıyor. Nasıl da mutluluk verici bir olay. İşte birçok şey gelecek nesillere böyle taşınıyor. İyi ki öğrenen ve öğreten insanlar var. İyi ki yaşamın anlamı bu iki sözcük üzerine kurgulanmış.