GANZİLİS

 

Ganzilis nedir bilir misiniz? Karadenizli olmayanların çoğu bilmez ne olduğunu. Doğu Karadeniz Bölgesi’nin en önemli geçim kaynağıydı fındık. İnsanlar düğünlerini, alışverişlerini, ihtiyaçlarını daha doğrusu yaşamla ilgili bir çok şeyini fındığa, fındıktan gelecek gelire bağlamışlardı. Eğer don vurup, fındık az ürün verirse düğünler ertelenir, yeni yatırımlar yapılmaz ve bir yılın nasıl dolacağı kara kara düşünülürdü. Fındık iyi ürün verirse, herkesin yüzü gülerdi, hane halkı için rutinin dışında harcamalar bile yapılabilirdi. Yani yaşam bir nevi fındığa endeksliydi -ki büyüklerimizin fındığa hâlâ daha kutsanmış bir olgu gibi bakması bundan kaynaklıdır-.

Peki ganzilis neydi? Ganzilis, fındık toplandıktan sonra, fındık bahçelerinin herkese özgür bırakılma halidir. Fındık toplandıktan sonra, insanlar ellerinde poşetlerle kendilerine ait olmayan fındık bahçelerinde yere düşen, dalında unutulan fındıkları toplarlardı. Bu bir nevi hak olan bir gelenekti. Belki de dayanışmanın farklı bir örneğiydi. Fındık bahçesi olmayanlar, bilhassa çocuklar fındık bahçelerinde ganzilis yaparak çeşitli ihtiyaçlarını giderirlerdi. Ayrıca bu durum çocuklar için bir yarışma haline gelirdi. Çocuklar topladıkları fındıklarla okul ihtiyaçlarını, kıyafet ihtiyaçlarını görürlerdi. Ekonomik durumu iyi olmayan büyükler ise ganzilis sayesinde evlerine ekmek getirebilirlerdi. Nasıl güzel ve yaratıcı bir gelenekti, toplumsal dayanışmanın nasıl güzel örneğiydi…

Geldiğimiz noktada; artık fındık ile ilgili güzel olan ne varsa kayboluyor. Fındık artık para etmiyor. Daha doğrusu yapılan masrafları karşılamıyor. Büyüklerimiz konu komşuya ayıp olmasın diye fındıklarını topluyor. Gençlerimizin ise fındık hiç umurunda değil. Yani babadan oğula geçen fındık geleneği artık geçecek oğul, kız bulamıyor. Ve süreç içinde artık fındıkla ilgili kültleşmiş bir kültürün yok olacağını görmek işten bile değil. Fındık toplanmayacak, fındık bahçeleri yok edilecek, belki de fındık bahçelerinin içi koca koca binalarla doldurulacak. Ki doldurulmuyor mu? Ve Ganzilis dediğimiz dayanışma kültürü, belki de yalnızca kitaplar içinde anlatılan bir olgu olarak kalacak.

Fındık konusundan yaşam pratiğine dönersek; zaten dünya bize ganzilis yaptırmıyor mu? Birileri bahçelerimizde ki her şeyi topluyor, kendine hak kılıyor. Bizlere ise kendi bahçemizde ganzilis yapmak düşüyor. Bizlere bir sus payı veriyorlar ya da susturuyorlar; birileri ise zevkten çığlık atıyor. Ah benim geçmişinden gelen güzellikleri ruhuna ekleyemeyen yeni bakış açım! Güzellikleri öldüre öldüre yeni bir dünya mı kuracağınızı sanıyorsunuz? İnsanlığı bizlere unutturup, umuda ganzilis mi yaptıracaksınız? Değerli olan ne varsa yok edip, kağıttan bulutlar mı yapacaksınız? Kimi, neyi kandıracaksınız? Yeni Dünya Düzeni kurdum deyip insanlığı insansızlığa mı mahkum edeceksiniz? Sevmek bir ömür sürer ya, siz bir ömrü mü yok edeceksiniz?

Bize sevgiyi ganzilis yaptırıyorsunuz, insanlığı, adaleti, umudu... Bize bizi ganzilis yaptırıyorsunuz. Sol yanımızda atan yüreğimizin ritmini bile siz belirliyorsunuz. Tüm öğretileri yok ettiniz, günü geceye uluyorsunuz... Yürüdüğümüz yollara tuzak kurdunuz ve kahkaha atmak için düşmemizi bekliyorsunuz.

Geçmişten bugüne taşıyabildiğimiz ne varsa sarılalım onlara, cumbalı evlere sarılalım, taşlarının arasına ayakkabımızın topuğu girdiği yollara sarılalım, hâlâ daha kesilmemiş ne kadar ağaç varsa onlara sarılalım, mahallemizin kedisine, köpeğine sarılalım.  Dünden bugüne taşıyabildiğimiz ne kadar sancı varsa onları taşıyalım. Onlar bize kendi bahçemizde ganzilis yaptırmak istiyorsa, biz onların bilmediği tüm bahçelerde ganzilis yapalım. Onlar dünü unutturmak istiyorsa, bizler bugünün öyküsünü dünle yazalım. Ve bilsinler ki bizler hâlâ daha fındık bahçelerinde ganzilis yapan çocuklarız…

BEKLEMEK GÜNEŞ’İ

Aslanı kafese kapatırsanız, kafes onun dünyası olur. Denize açılan kayık, patlayan fırtınaya kadar yol alır. Eğer bir yerde demiryolu yoksa tren de yoktur. Tarih ise kafesten kaçmaya çalışan aslanı, fırtınaya yol alan kayığı yazar. Tren yollarını yapan insanları yazar.

Bazen bir kişi bile o kadar çok şey değiştirebilir ki... Bodrum’a büyük bir anlam bırakan Halikarnas Balıkçısı’nı düşünün veya Kapadokya’da tarihi dokunun yok olmasını ilk engelleyen insanları düşünün... Muzaffer Sarısözen, Halk Müziği’ni külliyat sayılabilecek bir kütüphane haline getirmedi mi? Ahmed Arif, tek bir kitap yazdı ve o kitapla kült olmadı mı? En önemlisini söylüyorum; Mustafa Kemal Atatürk, bir ülkeyi, yeni bir düşünsel dünyayı yoktan var etmedi mi?

Çok bilindik bir atasözü vardır; “başlamak, bitirmenin yarısıdır”. Tarih başlayan insanları yazmıştır. Çünkü başlayan insanlar bitirmişlerdir, en azından bitirdikleri veya bitirilmesine neden oldukları şeyler vardır. Örneğin; Klasik Müzik bestecisi Paganini, kemanıyla farklı bir teknik uygulamıştır. Ancak ondan sonra gelen besteciler ve icracılar onun tekniğini çok farklı noktalara taşımışlardır. Ama başlayan, başlatan Paganini olmuştur. Yani diyeceğim o ki düşünen, üreten, sorgulayan, cesaretli olan, oluşturdukları düşünsel dünyayı eyleme sokan insanlar kazanan, kazandıran ve değiştiren insanlardır.

Bizlerin aslan olması çok önemli değil. Eğer kendi düşünsel dünyamıza kafes yaratıyorsak, kendi kısır döngülerimize tutkuluyuz demektir. Kendine, başkalarına mahkum olmuş insanlardan farklı şeyler beklemek hayalcilik olur.   O insanların yapabilecekleri en önemli şey tribünlere oynamak, gürültü çıkarmak ve “ben ben” diye haykırmaktır. Düşünsel dünyaları kafes içinde olduğundan dolayı aslında kendilerine bile faydaları yoktur. Yalnızca bir insanın yaşaması için gerekli olan biyolojik ihtiyaçlarını giderirler. Buna yaşamak denirse…

Şimdi görüyorum ki bir umut var. Görüyorum ki yeni insanlar düşünsel dünyalarının kafeslerini açmışlar. Mevlana’nın vurguladığı gibi yeni şeyler söylemek isteyen insanların sayısı artmış. Fırtınaya yelken açan kayıklar görüyoruz denizde. Söyleyecek sözü olan insanlar görüyoruz. Gökyüzüne bakan, denizin tuzlu kokusunu içine çeken, türkü söyleyen insanlar görüyoruz. Ve biliyoruz ki kimse süreci sırtına yük saymıyor. Ve safralarını ata ata yürüyor Güneş’in doğduğu yöne doğru.

Ne mutlu ne mutlu ne mutlu

Bulutların gölgesinde

Güneş’i bekleyen insanlar var…

BİR KENTİ ANLAMAK

Bir kenti kendisi yapan, o kentin kendi iç sesidir. O kentin doğal halidir, sıradan zamanlardaki halidir. O kenti kalabalıklar sarmışsa, lokantaların ve kafelerin önünde kuyruklar varsa, o kentin duvarlarının ve evlerinin kokusundan fazla insan kokusu duyuyorsanız orası kuşatma altındadır. Ve orada yaşadığınız kendi biyolojik ihtiyaçlarınızdan başka bir şey değildir. Size sorduklarında “ne yaşadınız?” diye, aklınıza kendinizi bile yaşayamadığınız gelir, kenti ise yalnızca “yığınlar ve kalabalıklar” hatta ter kokularıyla tanımlarsınız.

Orhan Veli’nin şiirinde şöyle bir bölüm vardı; “Öyle bir havada gel ki vazgeçmek mümkün olmasın”. Eğer bir kenti, bir yeri gerçek anlamda yaşamak istiyorsanız, oraya doğru zamanda gideceksiniz. Kimi kentler güneşte, kimi kentler yağmurda, kimi kentler sessiz, kimi kentler ışıklar altında güzeldir. Bir kentte ne kadar amaçsız kalabalık varsa, o kent o an entübe edilmiş, makineye bağlı olarak yaşıyor demektir. Oysa ki bir yeri bulutlar güzelleştirir, sırtınızla yaslanabileceğiniz duvarları güzelleştirir, evlerinden yükselen çay kokusu güzelleştirir, orada yaşayan insanların yüzlerindeki kıvrımlar güzelleştirir.

Eğer bir kenti daha iyi anlayabilmek istiyorsanız, o kentte yaşayan insanlarla konuşabilmelisiniz. Onlara o kentin akşamlarını, sabahlarını sormalısınız. Pazar günlerinde ne yaptıklarını sormalısınız. Öğleyin nerde yemek yediklerini, yirmi sene önce neler yaptıklarını, nerede çay içtiklerini, çocukların nerede oynadıklarını sormalısınız. O kentteki insanların yüzlerine dikkatli bakmalısınız, yüzlerindeki kıvrımları anlamlandırmalısınız. Ayakkabı boyacılarıyla konuşmalı, bir berberde sakal traşı olmalı, bir kahvehanede çay içmelisiniz. Orada alışveriş yapmalı, yaparken pazarlık yapmalı, satıcı ile konuşmalısınız. O kentin sokaklarında kaybolmalı, yolunuzu Google Haritalar’la değil  birilerine sora sora bulmalısınız. Bir kentin ara sokaklarını sabaha karşı gezmeli, kedilerle ve köpeklerle konuşmalı, evlerin kapılarına bakmalı, sokaklarındaki taşlara ayak izinizi bırakmalısınız. Güneşin doğuşunu görebileceğiniz yüksek bir yere çıkmalı, kentte güneşin bıraktığı izleri anlamaya çalışmalısınız. Kentin kokusunu sabahın yeliyle ciğerlerinize çekmelisiniz, renkleri güneşin renkleriyle tanımlamalısınız.

Doğal olmayan şeyler, insanın ömrünü kısaltır. İnsanları sevmek bir kenti sevmekle başlar. Kalabalıkların arasında insanlar umut etmeyi bile unutur. Yürüdüğünüz caddenin bir sağında bir solunda yoğunluk artar ve siz o sürülere takılıp gidersiniz. Eğer umut etmek istiyorsanız, bir kentte ne zaman, nerede olmanız gerekli olduğunuzu bilmeniz gereklidir. Çünkü bu dünyada yaşamak demek bize yaşatılanların ne olduğudur. Çünkü bu dünyada her şey tuzaktır bize. Eğer umut etmek istiyorsak, eğer yaşamak istiyorsak kollarımızla sarmalıyız  bir kentin gövdesini. Umut etmek sevmek demektir, sevmek ise dokunmak demektir o kente.

ŞİMDİ RUHUNU ONARMA ZAMANI

İnsanlar en yanlış tercihleri veya en yanlış kararları bir ayrılık sonrası alırlar. Bir platformdan ayrılma, bir dosttan ayrılma, bir oluşumdan ayrılma, aşık olduğu insandan ayrılma vs. süreçlerinde insan savunmasız, hastalıklı ve kendi kendini yok etmiş gibi bir ruh haline sahiptir.

Attila İlhan, o çok bilindik şiirinde; “ayrılık da sevdaya dahil”  demişti. Çünkü her ayrılan hâlâ daha sevgiliydi, hâlâ daha dosttu, hâlâ daha o platformun bir üyesiydi. İnsan ayrıldığı her şeyden bir iz taşıyordu üzerinde. Ellerin yüzüne onun elleriyle dokunuyordu, avuçların hâlâ daha onun sıcaklığıyla yanıyordu, gözlerin sokaklarda yürüyen insanlarda hep onu görüyordu, ayakların hâlâ daha seni ona götürüyordu.

Bir işten, bir dosttan, bir sevgiliden, bir platformdan vs. ayrılan insan dostları tarafından koruma altına alınmalı. Bir cam fanus içinde saklanmalı. Hiç kanayan yaraya tuz banılır mı,  bir tipi altında rüzgara karşı yürünür mü, bir sözün ağırlığı altında kalınır mı? Yaralı insanların avcıları çoktur ve o avcılar akbaba gibi o insanın başının üzerinde dönüp dururlar.  Tökezledikleri yerde, yaralı bir ceylanı yeme arzusuyla yanıp tutuşan bir aslan  bekliyordur onları köşe başında.

Yaralı insan, ayrılan insan önce bedeninden ayrılan ruhun kendi bedeniyle birleşmesini beklemelidir. Sokaklar, caddeler, neon ışıklarıyla bezele yerler onun yeri değildir. Dağlara kaçmalı, denizlere bakmalı, bir sis bulutunun altında ateş yakmalıdır. Üşümeli, paltosunun yakalarını kulaklarına çekmeli, avuçlarını nefesiyle ısıtmaya çalışmalıdır. Asla yelkenleri suya indirmemeli, Tagore’nin dediği gibi kıyıya çekili kayık olmalıdır. Kendini, ruhunu onaran insan tam insandır. Ve her ayrılığın bir yarılanma ve tam olma ömrü vardır. Bilinmeli ki tam olmayan insanların alacağı kararlar yarım kararlardır. Yaşam içinde gördüğünüz en hastalıklı ilişkiler, işte böyle yaralı ve hastalıklı ruhların aldığı kararlarla oluşan ilişkilerdir.

Öyleyse ey ruhum onar kendini. Onarmadan cümle kurma, onarmadan sokaklarda yürüme, onarmadan sevme, paylaşma, yeni bir dünya kurmaya çalışma. Ey ruhum, sev kendini; onararak, büyüterek. Kendi avuçlarınla sev kendini. Senin şu an kendi şefkatine ihtiyacın vardır. Bir karar alacaksan, sırtındaki safralardan kurtulacağın günü bekleyeceksin. Bekle o zaman, ruhunla bekle.

BAĞIRAN YALNIZLIK

İnsanlar dertlerini bağırarak anlattığından beri dilin önemi kalmamıştır. İnsanlar bağırdığında hangi dilde konuştuğu anlaşılmıyor. Yalnızca bir gürültü duyuyorsunuz, doğanın içinden gelen rahatsız edici bir ses. Psikologlar şöyle yorumluyor; insanlar doğru olmadığına inandıkları şeyleri gürültü çıkararak kamufle etmeye çalışırlar. Gürültü çıkarmaları,  kendilerinin haklı olduklarına inandırma çabasıdır. Oysa ki ortada trajikomik bir durum vardır. Bağıran insanların yalnızca kuru gürültü çıkardıklarını ve bu çabalarının pek işe yaramadığını herkes bilir.

Türk Müziği’nin 32 yaşında ölen bestekarı Şevki Bey şöyle bir eser yazmıştı:

 

Dil yaresini andıracak yare bulunmaz

Dünyada gönül yaresine çare bulunmaz

Her derdin olur çaresi meşhur meseldir

Dünyada dil yaresine çare bulunmaz.

 

Dil, insanlık tarihiyle beraber var olan bir olgu. Ve çeşitli coğrafyalarda farklı diller gelişmiş.  Ama insanlar bir şekilde anlaşmanın yolunu bulmuş. Ya dilleriyle, ya gözleriyle, ya işaretlerle; süreç içinde ise yazarak anlaşmışlar. Ancak anlaşamadıkları noktada savaşlar çıkmış, insanlar birbirlerini öldürmüş ve yine dil sayesinde barışmışlar; bağırmadan, çağırmadan, gürültü çıkarmadan. Tarih gürültü çıkaranları değil, konuşabilenleri yazmış.

İnsanlar konuşabildikleri yerde, susmasını bilmelidirler. Ki susmakta bir konuşma şeklidir. En çok konuşan insanlar en çok haklı olan insanlar değildir. Dil ile yaralama, kurşun yarasından daha beter yaralamadır. Nice büyük aşklar dil yüzünden bitmiş, dil yüzünden başlamıştır. Nice arkadaşlıklar, dostluklar, ortaklaşmalar gibi. Gereksiz konuşmak ortamın zehiriyse, susmak panzehiridir. Bunu bilen insan güçlü insandır, bunu bilen insan kendini nerede olduğunu bilen insandır. İşte  böyle insanlar bir iz bırakabilmiştir.

Kimi zamansa susmak tehlikeli olabilir. Birileri konuşurken, susan insanların tanımı zordur. Ve susmak eylemi, etkili bir eyleme evrilebilir. Şair; “susan bir çocuktan daha tehlikeli ne olabilir?” sözünü boşuna mı söylemiştir?

En başa dönersek; bağırmak, gürültü çıkarmak eylemleri yalnızlığı tanımlayan eylemlerdir.  Ki en çok bağıran insan en yalnız ve en sığ olan insandır. Onların yalnızlıklarıdır çıkardıkları gürültü.