Sanal dünya diyoruz, bizlerin şartlı reflekslerin esiri olduğunu söylüyoruz, Yapay Zeka, dünyanın sahibi alacak diyoruz. Peki ellerimizle yüzümüze dokunduğumuz kendi etimiz değil mi? Dilimizden dökülen sözcükleri başkaları mı söyletiyor bize? Kıvrım kıvrım yürüdüğümüz yolları kendi ayaklarımızla yürümüyor muyuz? Soru sora sora büyümüyor muyuz? Dermansız dert olsa bile derman aramıyor muyuz?
Dünyayı sanal hale getiren biziz, ellerimizle yüzümüze dokunmayan biziz, yürüdüğümüz yolları gurbet kılan biziz, toprakta bir çiçek büyürken, o çiçeği koparan biziz. Sisler altında güneşi beklemeyen biziz, sözcükleri düğüm düğüm eden biziz.
Yetmedi mi bir bitkinin gövdesine tutunmamız, kömür ateşlerinin isi altında kalmamız, yazı yazmasını bilmeyenlerin esiri olmamız yetmedi mi? Sanki gün bir radyodan yükselen marş sesiyle başlıyor, sanki düşündüğün şeyler insanların dudaklarından çıkacak sözcüklere bağlı kalıyor. Türküde diyor ya; “Ben ayrılmaz idim felek ayırdı”, felek insanları yalnızca ayıran olgu muydu?
İki dağın arasında başladı öykümüz. Ve dağları aşmak gibi bir hikâyemiz oldu. İki dağın arasından bir ırmak geçti, o ırmağı aşmak oldu öykümüz. Şiir yazdık, türkü söyledik, ağladık, dolduk. Şiir yaşamın kıyısında yaşamaksa, öykü yaşamın ortasında varolmaktı. Yaşamın ortasında varolduk. Ve kendi öykümüzü yazarken, nasıl sert şiirler söyledik. Irmakları aştık, dağları aştık. Şiirde söylendiği gibi doğdukları yerde ölenler gibi olmadık. Ama Dünya kuşattı bizi, neon ışıkları sardı gövdemizi. Yazmayı unuttuk, konuşmayı unuttuk, sevmeyi unuttuk. “Sevdalı gelin öldürdün beni” demeyi unuttuk.
Bir kaynaktan doğarken, bu kadar saf ve temizken nasıl zifin çiçeklerinin ağusuna kandık? Bu dünyayı kimliksiz kılanlar nasıl bizi de kimliksiz kıldı? Şimdi biliyoruz ki lal olmuş dillerimizle konuşmayı şehvetle özlüyoruz. Gözlerimize yapışıp kalan bir geyiğin ürkekliğiyle yaşama yabancılaşmış gibi bakıyoruz. Sevmek tüketmemektir, güzel olan ne varsa tüketiyoruz. Yaşam buysa eğer, neden yaşıyoruz?