• 0537 331 9315
  • ganitabordohaber@gmail.com
Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor
  • HABER
  • KÜLTÜR & SANAT
  • YAZARLAR
  • SÖYLEŞİ
  • MİZAH
  • TURİZM
  • TARİH
  • SPOR
  • BELGESEL
  • İLETİŞİM
KENDİNİ BİLMEYEN

KENDİNİ BİLMEYEN

Özer İSKENDER 14 Temmuz 2026

Ben neden bu şiiri yazamadım, neden bu sözü söyleyemedim, niye ben değil de o, neden o golü ben atamadım, neden o resmi ben çizmedim? Bu soru cümleleri uzar gider. Kıskançlık, çekememezlik, kabul edememezlik cümleleridir bunlar. İnsanlar çoğu kez anın zevkini çıkarmayı bilmezler. Bir şarkının büyüsüne kapılmazlar, bir şiirin imgesine, bir sözün tutunmasına. Yağmur yağarken mis gibi toprak kokar, ıslatmasına takılırlar. Kar yağarken bir estetik vardır, üşütmesine takılırlar. Şarkının notaları nabzınızı yakalar, kimin söylediğine bakarlar. Maalesef “olduğun gibi ol” cümlesi insana fazla gelen bir cümledir.

Tabi ki farklı insanlar vardır, olmuş insanlar vardır. Yürüdüğü yolları tanıyan, yağmur sesine kendi anlamını bırakabilen, yaşamın estetiğini kuşatabilen insanlar vardır. Müziğin iki nota olmadığını bilen, eşeğin gözlerinin nasıl güzel olduğunu farkeden, doğadaki her rengin yaşamın renkleri olduğunu anlayabilen insanlar. Düşünsel, duygusal daha doğrusu yaşamsal entelektüelliktir bu durum. Yaşamın kıvrımlarına aşık insanların, düz yürümesini bilmesidir. Yalpalamayı hoş görerek, doğrusal bir bakış açısı geliştirebilmektir.

Ancak başarı, estetik, düşünsel belirginlik bazı insanların sindirim sistemine dokunabiliyor. Gelişmemişlik, okumamışlık, sorgulamamışlık ve  kimlik bunalımı insanın kendi içinde bir ego yaratıyor. İnsanlar egolarıyla kendi eksikliklerini kamufle ettiklerini sanıyorlar. Kendi yetersizliklerini, egolarını yine kendilerinden güçsüzlerin üzerinde sınayarak besliyorlar. Oysa ki onlar eksik doğmuşlardır, eksik yaşıyorlardır ve eksik öleceklerdir. Bu  eksiklik egolarının kamufle aracıdır sadece.

Sonra baş başa kalıyorlar kendileriyle. Kendilerine itiraf etmek zorunda kalıyorlar. Ben neden böyleyim , ben neden eksiğim, ben neden yapamadım gibi sorular başlıyor. Gerçi bu bile erdem sayılabilir. En azından kendi kedilerine itiraf ediyorlar. Ya bu itirafı bile başaramayanları nasıl bir düzlemde tanımlamak gerekli? İşte onlara eksik bile diyemiyoruz. Yetersizlik ayrı bir şey, yetersizliğini bilmemek ayrı bir şey.

İnsan kendine kalmıştır bir fukara

Kendi kendini bilmeyenden olur yalnızca ukala.

KENTLER DE  ÖLÜR

KENTLER DE ÖLÜR

Özer İSKENDER 05 Temmuz 2026

Kalabalıklar, masalar, yığınlar... İnsanlar çoğaldıkça, uğultular artıyor ve bu uğultu gerçek sesleri bastırıyor. İnsanlar iştahla, şehvetle konuşuyor. Herkes herkese kendini anlatıyor.  Kimsenin kimseyi dinlemeye zamanı yok,  kimsenin kimseye bir es verme imkanı yok. Ben var ya ben, benim çocuğum var ya, evimdeki mobilyalar var ya, arabamın modeli var ya... Saçlarımın kimyası, yüzüklerimin simyası, tırnaklarımın boyası. Yaşamlarımıza kendimizi yazmışız, kendimiz anlatıyoruz, kendimiz dinliyoruz. Kimselerin zamanı yok kimseleri duymaya.

Kafeler çoğalıyor, parklar çoğalıyor, sokaklar çoğalıyor, caddeler taşıyor. Yığınlar bir işgal başlatmışlar. Yığınlar birbirine baka baka kararıyor. Kendine kendini anlatıyor yığınlar. Herkes başkasının yüzünde kendi yüzünü görüyor. Kimseler soru sormuyor kendine, kimseler düşlerinin ardına koşmuyor. Konuşuyor konuşuyor, takılıp kaldığı bataklığın çamurunda konuşuyor.

Eskiden yunus balıkları geçerdi kentin açıklarından, balıkçılar ağları boş dönmezdi. Karadeniz türküleriyle seher yeline teslim olan sabahın sessizliği bozulurdu. Kimyasını bozdular  bünyemizin, kulaklarımızı kirlettiler korna sesleriyle, bizi esir ettiler sahte suretlere, umudumuzu kırdılar.

Göğermiş çimenlerin çocuklarıydık biz, buğday başakları gibi salınırdık rüzgarda, su kanallarında yüzümüzü ıslatıp, ağaçlardan zerdali toplayıp karnımızı doyururduk. Midye kabuklarıyla kolye yapardık, yosun kokulu denizlerde yüzen bal kabağı gibiydik ve suya hiç batmazdık.

Hangi yanımızı körelttiler bizim, hangi kimliğimizi çamaşır mandallarıyla ipe astılar? Koyun koyuna yatardık kan çiçeklerinin arasında, benekli alabalıkların yüzdüğü derede yıkanırdık ve tütsü kokan saman alevlerinin arasında birbirimizin gözlerine bakardık.

Ah ahh, uğultular artıyor, uğultular kulakları sağır ediyor. Ve kentler uğultularla boğuluyor. Öldürüyor kentler kendini. Kendi katilini yaratıyor kentler. Ki kentler de ölüyor, kuşlar gibi ve gazete ilanları ile aranıyor katiller.

EY DÜNYA

EY DÜNYA

Özer İSKENDER 23 Haziran 2026

Kimsenin şapkadan tavşan çıkarmasını beklemeyin, kimse ip üstünde yürüyen cambaz kadar yetenekli değildir. İnsanlar öyle çözümü zor canlılar değil. Birçok canlının insanlardan üstün yetenekleri vardır. Ancak bu durum başka bir yazının konusu olsun.

Süreç ve düzen insanları sıradan ve basit bir hale getirdi. Derinlik, içsellik, samimiyet vs. kıvrak şark kurnazlığına kurban gitti. O duygular hem alıcılarda hem vericilerde bitti; zaten var mıydı emin değilim. Herkesi aynı torbaya attılar, torbanın dışında kalanları unuttular.  Değer vermek neydi, değeri algılamak; unutturdular. Bizi sobaya elini değdirip, sobanın sıcak olduğunu anlayan çocuk gibi  acemi yaptılar. Elimiz yandı sustuk, dilimiz yandı sustuk, içimiz yandı yine sustuk. Bize konuşmayı unutturdular.

Bekledik süre bitti, ekledik ama başlangıcı yoktu. Nesebi gayri sahih füru gibi dolaştık yığınların arasında. Lal olmuş dilimiz ve ama olmuş gözlerimizle akan trafiğin içinde kaldık . Hâlâ daha bize uçak çarpmamışsa, şanslı olduğumuzdandır(!).

Yaşamı hep bütüne tamamlamanın peşinde koştuk. Oysa ki yaşam bir bütün değil,  bütünden ayrılan parçalardır. Yine de bütünsel bakmalıydık yaşama. Parça parça olan duygularımız değil, aslında bizdik. Dokuz sütuna manşet atar gibi ön plana koyduk kendimizi. Bize faydası olan her şey mübahtı. Şapka düşünce kel görünüyordu. Ki hem kel hem de fodulduk. Belediyenin açtığı çukura düşüp hayatını kaybeden şair Orhan Veli kadar şanssızdık, kulağını kesen ressam Van Gogh kadar anlamsızdık.

Ey  dünya; sorduğumuz her sorunun cevabı sende var mı? Veya her şeyin çözümü senin içinde mi?  Varsa, o yüzden mi sana "Yuvarlak Dünya" diyorlar?  Yuvarlak dünyanın yuvarlak yaşayanları; pehhh!  Sokaklar  ve caddeler yalancılarla, döneklerle, hainlerle dolu. Kentin bacası tütmüyor artık, her evde aş pişmiyor artık. İnsanların hepsi hızlı yemek yemekten sindirim sistemi hastalıklarına yakalanmış. Haksızlıklara, adaletsizliklere susmaktan konuşmayı unutmuş.

Kendimizi kandırmayalım, biz bize benziyoruz. Kendimize öyle farklı şekiller vermeyelim; aynı dağlara, denizlere bakıyoruz. Yani diyeceğim o ki çözeceğimiz bir şey yok. Yani bir sır yok bu dünyada. Ki sır arayan filozoflar yanıldılar hep. Değişen ve dönüşen zamanın sırtı olsa ne olur, olmasa ne olur? Yaşayın, gidin diyorum o zaman;  dünya böyle olmanızı istiyor zaten.

GANİTA’NIN ÜZERİNDEN BİR MARTI GEÇTİ

GANİTA’NIN ÜZERİNDEN BİR MARTI GEÇTİ

Özer İSKENDER 15 Haziran 2026

“Ganita’nın Üstünden Bir Martı Geçti”. Tamer Küçük  yazdı, Hüseyin Sabri Kurtuldu ve Hikmet Akbulut oynadı, A. Fuat Çoruhlu müziklerini yaptı. Öncelikle şunu söyleyeyim; yıllarca karikatür çizen, yaşama esprili yönden bakan Tamer Küçük, Ganita’nın hüznüyle el ele vererek beni ağlattı. Hüzünle yoğrulmamın yanısıra çok şaşkınım. Tamer Küçük, mükemmel anlatımı dışında, ortalıkta şairim diye geçinenlere inat şiir tadında şiirler yazmış. Aşk olsun sana Tamer Küçük, aşk olsun! Hüseyin Sabri Kurtuldu ve Hikmet Akbulut bu öykünün ve şiirlerin hakkını Ganita’ya ve Ganita’nın öyküsüne yakışır bir şekilde vermiş. A. Fuat Çoruhlu ise gitarı ile yaptığı müzikler ile bağlama - gitar tekniği karışımı kompozisyonlarıyla ve bildiğimiz ama özlediğimiz sesiyle Ganita’nın öyküsünü büyütmüş.

Evet, Ganita’nın Üstünden Bir Martı Geçti. Ganita’nın üzerinden geçen başka martılar daha var. Bu kentte olan veya bu kentte yaşayan birçok insanın uğrak yeriydi Ganita. Ancak herkes Ganita’nın üzerindeki martı olmadı, olamadı. Kışın rüzgarda alnını rüzgara seren, savrulan, yağmur taneleriyle ıslanan, yerdeki her bir taşta öyküsü olan, içerideki kocaman sobanın başında üşüyen, ellerini ısıtan ve okuduğu, duyduğu, yaşadığı, gördüğü her şeyde bir anlam arayışında olan bizler, çelişkileriyle bir dağ oluşturan bizler kimin martı olup kimin olmadığını sanırım biliyoruz…

“Ganita’nın Üzerinden Bir Martı Geçti” sanırım bizim öykümüzdü. Belki de o yüzden çok sevdik bu öyküyü ve sunumu. Belki de bizi bize anlattığı için oturduğumuz koltuğa çakılı kaldık ve oturduğumuz yerde alnımız terledi. Bir insan bir öykünün ve şiirin içinde adı geçen herkesi tanıyabilir mi? Bir öyküyü hiç kıyısında kalmadan böylesine algılayabilir mi?

Albert Einstein zaman kavramı ile ilgili birçok teori ortaya koymuştur. Aynı onun gibi birçok bilim insanı zaman kavramı üzerine çalışmıştır. Şimdi bu teorilere girmeyeyim. Ama bildiğim bir şey var ki zaman bir çizgide yaşanıyor ve yaşanmaya devam ediyor. Ve ben biliyorum ki Ganita’da o zaman çizgisi yaşandı ve sonsuza dek yaşanacak. Ganita’nın üzerinden martılar sonsuza dek geçecek. Bunu bize bir daha anlattığın için aşk olsun sana Tamer Küçük, aşk olsun!

Ve sonra Akın Aker’in bir martı olup, sonsuzluğa uçtuğunu öğrendik. Bir kişi daha eksildik, bir güneş daha battı, bir martı daha güneşin battığı yöne doğru gitti. Daha bir gün önce “Ganita’nın üstünden bir martı geçti” diyordu, Ganita’nın öyküsünde Tamer Küçük.  Daha bir gün önce Hüseyin Kurtuldu, Hikmet Akbulut aynı öyküyü tiyatro sahnesinde anlatıyordu. Fuat Çoruhlu, gitarıyla “gitme kal bu şehirde” diyordu. Meğer giden martı senmişsin. Ganita’nın öyküsünün kahramanları, meğerse bilmeden senin gidişine ağlıyormuş.

Ganita’nın üzerinden birçok martı gitti. Kimi gideceğini gitti, kimi kalacağına gitti. Gidenler, Ganita’yı yanlarına alıp gitti, kalanlar Ganita’yı yanlarına alıp gitti. Zaman bir öğütme makinesidir ama Ganita yaşamın ve zamanın bir köşesinde durur; onunla kalanlarla, onunla gidenlerle.

YAŞAMIN MAHKUMU OLMAYIN

YAŞAMIN MAHKUMU OLMAYIN

Özer İSKENDER 08 Haziran 2026

Her gün aynı şeyleri yaşamak, aynı ezberleri tekrarlamak risk oranı düşük ve kolay bir tercihtir. Düşünsenize bir trene (metro) biniyorsunuz ve hep evinizin olduğu aynı durakta iniyorsunuz. Bu kez de sonraki veya önceki  durakta inip evinize öyle gitseniz, yaşamınızda ne değişirdi ya da son durakta inseniz ve o durakta neler olduğunu tecrübe etseniz ne olurdu? Hangi insanlarla karşılaşırdınız, hangi yollardan yürürdünüz? Oradaki gökyüzü sizin evinizin olduğu yerdeki gökyüzüyle aynı mıdır? Belki de sokakta farklı kedilerle, köpeklerle karşılaşabilirdiniz? O farklı köpek size havlar mıydı, kediler sizden mama ister miydi?

Banklarda oturan emekli olmuş farklı insanlarla selamlaşırdınız. O mahallenin gençleri çok iyi futbol veya basketbol oynuyorlardır; bunu anlama fırsatını yakalardınız. Oradaki apartmanlar daha mı yüksek, evlerin çatıları var mı, orada da pazar kuruluyor mu? Orada da sevgililer el ele tutuşuyor mu, anneler çocuklarının ellerini sımsıkı kavrıyor mu, lise öğrencilerinin giydiği kıyafetler farklı mı, okulların önünde polis arabaları bekliyor mu?

Hiç zor değil; kendi mahallenize gitmek için tekrar metroya bineceksiniz ve kolayca evinize dönebileceksiniz. Peki bu sefer minibüslerle gitmeyi deneseniz? Minibüslerde insanlar ne konuşuyorlar dinleseniz, şoför hangi müziği dinliyor, insanlar şoföre nasıl para veriyor, yolcular nerede iniyor gözlemleseniz yaşamınıza neyi ekleyebilirdiniz? Hem bu kez eve çok daha geç giderdiniz ve eşiniz size neden geç kaldın diye sorardı. Siz de ona gözlemlediklerinizi, yaşadıklarınızı anlatırdınız. Böylece eşinizle uzun zamandır konuşmadığınızı anlardınız. Ve konuşmak için bir sebebiniz olurdu.

Alışkanlıklar bazen insanları bazen doğru noktalara taşıyabilir. Ancak çoğu kez yaşam zevkinizi, yaşam kalitenizi düşürecektir. İnsanlar denemeden bir çok şeyi öğrenemezler. Yeni yollar, yeni mahalleler, yeni kentler, yeni ülkeler… Görmeden, gitmeden, sormadan öğrenemezsiniz. Daha iyi mi, daha kötü mü anlayamazsınız. Yeni bir dünya, eski alışkanlıkların üzerine kurulamaz. Yanlışın doğruyu bilmeden yanlış olduğu öğrenilemez. Yaşamak tek kişiliktir ama yaşatmak çok kişiliktir. Risk almadan, sorgulamadan, emek harcamadan yaşatamazsınız.

Bugün eve geç gidin, yarın evden geç çıkın, sonraki gün öğleyin eve gidin. Hiç izlemediğiniz öğleden  sonraki TV programlarını izleyin. Akşam eve giderken çok farklı ve pahalı bir yemek alın. Eşinize bu akşam bu yemeği yiyeceğiz deyin. Ayrıca bir plakçalar ve eski bir 33’lük plak alın. Bu akşam yemek yerken bu plağı dinleyeceğiz deyin. Birkaç gün sonra yemekten sonra eşinize ben arkadaşlarımla buluşacağım ve eve geç geleceğim deyin. Eve geç gelin ve hemen uyumayın. Eşiniz size kahve yapsın, kahveyi içerken sohbet edin, dedikodu yapın.

Yaşam aynı şeyleri aynı zamanlarda yapan insanların hapishanesi olmasın. Sizler bu hapishanenin mahkumu olmayın…

  1. EKTİĞİNİ BİÇEMEYENLER
  2. HERKES KENDİ ATEŞİNİ YAKAR
  3. 19 MAYIS 1919
  4. SÜZÜLEN BİR YAPRAK GİBİ

Sayfa 1 / 4

  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
© 2025 Ganita Bordo Haber . Tüm Hakları Saklıdır. Pruva Media
Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor
  • HABER
  • KÜLTÜR & SANAT
  • YAZARLAR
  • SÖYLEŞİ
  • MİZAH
  • TURİZM
  • TARİH
  • SPOR
  • BELGESEL
  • İLETİŞİM
  • 0537 331 9315
  • ganitabordohaber@gmail.com