• 0537 331 9315
  • ganitabordohaber@gmail.com
Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor
  • HABER
  • KÜLTÜR & SANAT
  • YAZARLAR
  • SÖYLEŞİ
  • MİZAH
  • TURİZM
  • TARİH
  • SPOR
  • BELGESEL
  • İLETİŞİM
SOSYAL MEDYADA KAYDIRAK

SOSYAL MEDYADA KAYDIRAK

Özer İSKENDER 11 Ağustos 2026

Toplumsal analiz yapmak, toplumu her yönden okumayı gerektirir. Tabi ki öncelikle o toplumda yaşamak, bu okumada büyük bir avantaj kazandırır insana. Örneğin çok önemli bir ritm müzisyeni olsanız bile, 7/8’lik Karadeniz ritmini ve 9/8’lik bir Trakya ritmini bir Karadenizli veya Trakyalı gibi atamazsınız. Önce o yörenin ruhunu hissedebilmeli, orada yaşamalı. Yani bir Avrupalı müzisyen, o yörelerde yaşayan müzisyenler gibi o ritmleri atamaz. Bu durum aslında toplumun her köşesinde geçerlidir. Ki etnik öğretiler bazen yüzlerce, bazen ise  binlerce yıllık yaşanmışlıklar üzerine kuruluyor.

Ancak yaşanmışlıklar yetiyor mu? İyi bir gözlemci olmak, kendini ve başkalarını sorgulamayı çok iyi bilmek ve çok okuyup, çok gezmek gerekli. Parlak bir zeka seviyesi ise bu işin katalizörü olabilir.

Yaşanılan süreç içinde ise büyük bir problem var. Evet,  tüm Dünya artık küçücük bir telefonun içine sığıyor. Evet, bütün sorularımızın cevaplarını  o küçük telefon içinde bulabiliyoruz. Ana bu küçük telefon maalesef düşünsel tembelliğimizin nedeni olabiliyor. Sosyal medyaya şöyle bir göz atıyoruz; herkes siyasi mecrada,  sportif mecrada, bilimsel mecrada vs. ahkam kesiyor. Ahkam kesmesinden daha kötü bir şey var; yine sosyal medyada yarım yamalak gördüğü şeyleri, altlığı olan veya olmayan fikirleri sanki kendisininmiş gibi sunuyor. Ve ahkamın en ağdalıdını, en dramatik olanını kesiyor. Bu temeli olmayan, kendimi oluşturamamış fikirler sosyal mecrada bir virüs gibi yayılıyor.

Sosyal medya mühendisleri bu altlığı oturmamış yarı pragmatist durumu çok iyi kullanabiliyorlar. Topluma bir şey enjekte edilecekse, yöntemini çok iyi biliyorlar. Veya toplumu ajite edeceklerse, trol denilen taşeronlarını çok iyi kullanabiliyorlar. Süslü sözler, ışıklı fotoğraflar insanlara çok çekici gelebiliyor. Ve renk algıları sınırlı olan insanlar, bu neon ışıklı ajitasyonlara çok kolay kanabiliyor. Aslında bu durum Pawlov’un Deneyi algısının daha süslenmiş bir hali oluyor. Yeter ki ortada bir yem ve yol olsun.

Toplumsal analiz yapmak yukarıda belirttiğim kolay bir olgu değildir. Hele ki toplumda okumayı sevmeyen insanlar varken. Ki slogan vari yaşayan bir toplum olduğumuz için okumak gözlerimizi yorabiliyor veya bozabiliyor(!)… Analiz ve sentez onu algılamaya hazır insanlara sunulur. Şiirde  söylendiği gibi bir Mecnun’un bir Leyla’sı olursa analizi sanlayacak onun bir sentezcisi olması gerekli. Ki bir sonuç elde edilebilsin.

Herkesin siyasetçi, ekonomist, psikolog, şair, spor yorumcusu vs. olduğu sosyal platformda, bu değerli bilim insanlarına(!) biraz analiz, biraz sentez ve biraz düşünme payı diliyorum. Yoksa pastadaki payda hiçbir gözüm yok...

NEDEN?

NEDEN?

Özer İSKENDER 04 Ağustos 2026

Kişiselleştirmek, yalnızca bir odağa takılıp kalmak ve yaşamdaki tek amacın olarak bu durumu seçmek; artık seni düşünmeyen, sorgulamayan ve yalnızca duygularıyla hareket eden bir insan haline dönüştürebilir. Artık çevrene ve kendine yabancılaşabilirsin, artık insani olan şeyler senden uzaklaşabilir. Sert bir insan olursun, konuşmazsın, dinlemezsin, toplumsal hiçbir şey seni etkilemez. Hatta bu hastalıklı halin daha da ileriye giderse; cani, katil bile olabilirsin.

Aslında Freud vari çözümleme yapıp, geçmişle ilgili ,bilinçaltına inip çözümlemeler yapılabilir. Aile içi ilişkiler sorgulanabilir, feodal yapı ile ilgili değerlendirmeler yapılabilir, feodal yapı dışında yeni oluşan sosyal çevre irdelenebilir. Tabi ki bunların dışında insanın kendi psikolojik durumu, kendi biçimsel karakteri, dışsal ve içsel dalgalardan nasıl etkileneceğinin önemi vardır. Çünkü her insan aynı değildir ve her insanın etkilenme eşiği farklıdır.

Kadın cinayetleri, çocuk gelinler, aile içi şiddet, ensest ilişkiler, toplumsal baskı, sosyal dezenformasyon vs. hep bu biçimlenmenin çürümüş meyveleridir. Erkek kimliğinin kutsanması, kadının erkek dünyasının gizlenmiş bir kölesi haline getirilmesi  ve ne yazık ki bu kurgunun oluşturulmasına bazı kadınların feodal ve hastalıklı bir kurguyla destek vermesi konunun en trajik noktasıdır. Feodal dürtülerle biçimlenmiş  anne erkek çocuğunu kutsar, kız çocuğunu ötekileştirir, evin misafiri noktasına koyar. Erkek çocuk küfredince, arkadaşını dövünce övülür, kız çocuk ise babasının yanında bile gülemez, elleri dizinde oturmalıdır. Erkek çocuğun eline silah verilir, kız çocuğu ise bir arkadaşı gelince ancak onunla evcilik oynamak zorundadır.

Hastalıklı ruh kendi kendine oluşmaz. Başta aile ,feodal yapı ve toplumsal dezenformasyon el ele vererek hastalıklı ruhlar oluşturur. Sonra kadına farklı anlamlar yükleyen kişiler maalesef kadın cinayetleriyle, toplumsal ve düşünsel şiddetle, töreyle gündeme gelir.  Acımasız olur, cani olur, katil olur, yapmak zorunda olur;  bir tek insan olamaz.

Kadınlar ya kocaları ya aile içinden birileri tarafından öldürülüyor. Ya benimsin ya toprağın deniliyor, töremiz böyle deniliyor. Küçücük kızlar çocukluklarını yaşamıyor, çocuk anne oluyor. Babası, dedesi yaşındaki insanlarla para karşılığı evlendiriliyor. Eğer itiraz ederlerse ya dövülüyor ya da öldürülüyor. Sevmek yasak onlara, umut etmek yasak. Onlar kadın, onlar erkek egemen toplumun kölesi. Artık kişiselleşmiş, kendine soru sormayı unutmuş bir erkeğin yapacaklarına bağlı sonraki yaşamı. 

Oysa ki hepsi bir ana veya ana adayı değil mi? Ana erkeğin anası ama diğer kadınlar erkeğin kölesi mi? Suçlu aramaya gerek var mı, suçlu belli değil mi? Evet zor her yerde kadın olmak zor. İşte zor olmadığı yerde, kadının ruhunun olduğu yerde dünya daha doğru dönecek.

GEÇ KALMADAN

GEÇ KALMADAN

Özer İSKENDER 28 Temmuz 2026

Bu yıl fırsat bulup denize hiç girmedim, zaman bulamadığım için kent merkezini unuttum, dostlarımla çay ocağında çay içmeyeli iki yıl oldu, yağmurun altında volta atmayalı çok uzun zaman oldu vs. vs. Bu cümleler uzar gider. Kendimize ayırdığımız özel anlardan ne zaman vazgeçtik? Yaşamı algılamamız hangi zorunlulukların kurbanı oldu?

Ömür dediğimiz şey bir varmış, bir yokmuş cümlelerinin arasında yaşadığımız süreç. Kelebeklerin bir günlük ömrü var diyorlar ya, insanların ömrü de kendi bağlamında bir günlük. Bir varmış, bir yokmuş. Aslında ölçmeden yaşarsın tüm yaşamını. Bugün yaptığına yarın pişman olursun. Yarını olmayan arzuların kurbanı olursun, bugünü yaşarken ziyan olursun.  Çürümüş ilişkilerin odağında olursun. Kulağına sufle vermeye çalışanlar, konuşmasını bilmeyenlerdir. Kendi kalabalığında yalnız kalırsın.

Yaşamda yapamadıkların geciktiklerindir. Tam vardım derken uçuruma düştüklerindir. Oysa ki nehirler orada yanı başında durur, içindeki benekli alabalıklar seni bulur. Çam ağaçlarından reçine kokusu gelir, kurbağalar sesleriyle rüzgara savrulur. Ufkun köpükleşmiş hali, sokakların insan gürültüsü ve ben insanların kollarına girsem. Çocukların ağlama sesleri, annelerin çocuklara “dikkatli ol” çığlıkları, nemi üzerine sinmiş havanın umarsız sıcaklıkları, insanların ellerini tutsam, acıtanların üzerine gitsem.

Okey oynamayı pek sevmem ama kahvehanede açık batak oynasam. On yıl geçmiştir üzerinden bilardo oynasam. Geniş ovalarda kan çiçeklerinin arasında yürüsem. Bahçelerden gizli gizli kokulu çilek çalsam, bir armut ağacının gölgesinde uyusam. Dünya hiç de küçük değil, denizler küçük değil ama yaşam küçük. Tepelerin kıvrımlarında bağıra çağıra şiir okusam.

Her şeye geç kalıyoruz. Erken geldiğimiz buluşmalar bile yaşamda geç kaldıklarımız. Sevmeye geç kalıyoruz, ağlamaya geç kalıyoruz, görmeye, duymaya. Bitirdiğimiz yollar başladıklarımızdır. Ama geç kalmışsak eğer, bitirmişiz neye yarar?

Gün doğar zeytin karası gözler

Kimliğine yapışır kalır bitiremediğin sözler.

GÜN AŞIRI DUYUMSAYAMADIKLARIMIZ

GÜN AŞIRI DUYUMSAYAMADIKLARIMIZ

Özer İSKENDER 21 Temmuz 2026

Gün aşırı duyumsadıklarımız var ya onlar bizi kurtaracak. Çünkü bizi Guguk Saati yapmışlar. Her saat başı “guguk guguk guguk” diyoruz. Sorsanız kendi kendimizi yaşıyoruz. Haber salıyoruz bilinçaltımıza; “guguk guguk guguk”. Kendimize yapıştırdığımız çelişkimizi yaşıyoruz. Ellerimizle kulaklarımızı kapattığımız anlar değerli, yaşamın sesine kapıldığımız anlar değerli. Gün aşırı yüzümüze rüzgar vuruyor ya gün aşırı şarkı söylüyoruz kendi kendimize  ya ve gün aşırı kapıları adımlarımıza açıyoruz ya; işte bu  anlar değerli.

Yanlış sokaklarda yürüyoruz, yanlış gökyüzüne bakıyoruz, yanlış türküler söylüyoruz. Hiç bilmediğimiz pencerelerden kazıl saçlı kızlar bakıyor gözlerimize, yanlış kapılar açılıyor, yanlış duvar yazılarını okuyoruz ve yanlış öyküleri anlatıyor bizlere masal anlatıcıları. Çocuklar misket oynuyor ara sokaklarda, arabesk müzik dinleyen kadınlar merdivenlerde dedikodu yapıyorlar, kuytu köşede iki ergen genç öpüşüyorlar. Başka adımlarla nem kokon sokaklarda kendimizi yaşıyoruz; kaybettiğimiz kendimizi kaybedip kaybedip buluyoruz.

Gün aşırı duyumsadıklarımız var ya onlar yeni öykümüzü yazacak. Sevdiklerimiz kayıp ilanı veriyorlar gazetelere, kaybolduğumuzu sanıyorlar. Oysa ki kısa pantolonlu çocuklar gibi saf ve kendimiz olan evlerin gölgesinde soluklanıyoruz ve üç tekerlekli bisikletimizle yeni bir yarışa başlıyoruz. Dünya bizi harami haline getirdi; oysa ki kareli defterimizden yaptığımız sıçan uçurtmamızla yeni haritalar çiziyoruz. Aklım neredeydi, onu arıyordum. Kaybediyordum haramiliğimi gün aşırı duyumsadıklarımda.

Evin avlusunda yürüyenler, bıyıkları sigaradan sararmış kaybedenler miydi? Bastonuyla yürüyenler kimlerdi? Onların serüveni sokağın bir başından sonuna kadar mıydı? Çay ocaklarının önü neden bu kadar kalabalıktı? Gün aşırı duyumsadıklarımız, çay ocağında konuştuğumuz insanlar mıydı? Yüzleri sararmış, gözleri anlamsız ve öyküsünü anlatmaktan yorulmuş insanlar mıydı sandalye arkadaşımız? Gün aşırı duyumsadıklarımız onları konuşturabilmekti, zamanın bir başlangıcı bir sonu olduğunu onlara anlatabilmekti, radyodan yükselen kendi içine hapsolmuş türküyü dinleyebilmekti.

Son umut son cümleydi belki de , son umut son tutuştu çay bardağını. Son umut guguk saati parçalamaktı, guguk kuşunu saatin içinden koparıp almaktı. Son umut her gün yeni bir serüvene adım atmaktı, kaybedip kaybedip yeniden başlamaktı.

Son umut hiçlikle kuşanmış duyguyla tanımlayamadığın yerde,  sevdanın merhemidir içre…

KENDİNİ BİLMEYEN

KENDİNİ BİLMEYEN

Özer İSKENDER 14 Temmuz 2026

Ben neden bu şiiri yazamadım, neden bu sözü söyleyemedim, niye ben değil de o, neden o golü ben atamadım, neden o resmi ben çizmedim? Bu soru cümleleri uzar gider. Kıskançlık, çekememezlik, kabul edememezlik cümleleridir bunlar. İnsanlar çoğu kez anın zevkini çıkarmayı bilmezler. Bir şarkının büyüsüne kapılmazlar, bir şiirin imgesine, bir sözün tutunmasına. Yağmur yağarken mis gibi toprak kokar, ıslatmasına takılırlar. Kar yağarken bir estetik vardır, üşütmesine takılırlar. Şarkının notaları nabzınızı yakalar, kimin söylediğine bakarlar. Maalesef “olduğun gibi ol” cümlesi insana fazla gelen bir cümledir.

Tabi ki farklı insanlar vardır, olmuş insanlar vardır. Yürüdüğü yolları tanıyan, yağmur sesine kendi anlamını bırakabilen, yaşamın estetiğini kuşatabilen insanlar vardır. Müziğin iki nota olmadığını bilen, eşeğin gözlerinin nasıl güzel olduğunu farkeden, doğadaki her rengin yaşamın renkleri olduğunu anlayabilen insanlar. Düşünsel, duygusal daha doğrusu yaşamsal entelektüelliktir bu durum. Yaşamın kıvrımlarına aşık insanların, düz yürümesini bilmesidir. Yalpalamayı hoş görerek, doğrusal bir bakış açısı geliştirebilmektir.

Ancak başarı, estetik, düşünsel belirginlik bazı insanların sindirim sistemine dokunabiliyor. Gelişmemişlik, okumamışlık, sorgulamamışlık ve  kimlik bunalımı insanın kendi içinde bir ego yaratıyor. İnsanlar egolarıyla kendi eksikliklerini kamufle ettiklerini sanıyorlar. Kendi yetersizliklerini, egolarını yine kendilerinden güçsüzlerin üzerinde sınayarak besliyorlar. Oysa ki onlar eksik doğmuşlardır, eksik yaşıyorlardır ve eksik öleceklerdir. Bu  eksiklik egolarının kamufle aracıdır sadece.

Sonra baş başa kalıyorlar kendileriyle. Kendilerine itiraf etmek zorunda kalıyorlar. Ben neden böyleyim , ben neden eksiğim, ben neden yapamadım gibi sorular başlıyor. Gerçi bu bile erdem sayılabilir. En azından kendi kedilerine itiraf ediyorlar. Ya bu itirafı bile başaramayanları nasıl bir düzlemde tanımlamak gerekli? İşte onlara eksik bile diyemiyoruz. Yetersizlik ayrı bir şey, yetersizliğini bilmemek ayrı bir şey.

İnsan kendine kalmıştır bir fukara

Kendi kendini bilmeyenden olur yalnızca ukala.

  1. KENTLER DE ÖLÜR
  2. EY DÜNYA
  3. GANİTA’NIN ÜZERİNDEN BİR MARTI GEÇTİ
  4. YAŞAMIN MAHKUMU OLMAYIN

Sayfa 1 / 5

  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
© 2025 Ganita Bordo Haber . Tüm Hakları Saklıdır. Pruva Media
Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor
  • HABER
  • KÜLTÜR & SANAT
  • YAZARLAR
  • SÖYLEŞİ
  • MİZAH
  • TURİZM
  • TARİH
  • SPOR
  • BELGESEL
  • İLETİŞİM
  • 0537 331 9315
  • ganitabordohaber@gmail.com