• 0537 331 9315
  • ganitabordohaber@gmail.com
Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor
  • HABER
  • KÜLTÜR & SANAT
  • YAZARLAR
  • SÖYLEŞİ
  • MİZAH
  • TURİZM
  • TARİH
  • SPOR
  • BELGESEL
  • İLETİŞİM
YAŞAMIN MAHKUMU OLMAYIN

YAŞAMIN MAHKUMU OLMAYIN

Özer İSKENDER 08 Haziran 2026

Her gün aynı şeyleri yaşamak, aynı ezberleri tekrarlamak risk oranı düşük ve kolay bir tercihtir. Düşünsenize bir trene (metro) biniyorsunuz ve hep evinizin olduğu aynı durakta iniyorsunuz. Bu kez de sonraki veya önceki  durakta inip evinize öyle gitseniz, yaşamınızda ne değişirdi ya da son durakta inseniz ve o durakta neler olduğunu tecrübe etseniz ne olurdu? Hangi insanlarla karşılaşırdınız, hangi yollardan yürürdünüz? Oradaki gökyüzü sizin evinizin olduğu yerdeki gökyüzüyle aynı mıdır? Belki de sokakta farklı kedilerle, köpeklerle karşılaşabilirdiniz? O farklı köpek size havlar mıydı, kediler sizden mama ister miydi?

Banklarda oturan emekli olmuş farklı insanlarla selamlaşırdınız. O mahallenin gençleri çok iyi futbol veya basketbol oynuyorlardır; bunu anlama fırsatını yakalardınız. Oradaki apartmanlar daha mı yüksek, evlerin çatıları var mı, orada da pazar kuruluyor mu? Orada da sevgililer el ele tutuşuyor mu, anneler çocuklarının ellerini sımsıkı kavrıyor mu, lise öğrencilerinin giydiği kıyafetler farklı mı, okulların önünde polis arabaları bekliyor mu?

Hiç zor değil; kendi mahallenize gitmek için tekrar metroya bineceksiniz ve kolayca evinize dönebileceksiniz. Peki bu sefer minibüslerle gitmeyi deneseniz? Minibüslerde insanlar ne konuşuyorlar dinleseniz, şoför hangi müziği dinliyor, insanlar şoföre nasıl para veriyor, yolcular nerede iniyor gözlemleseniz yaşamınıza neyi ekleyebilirdiniz? Hem bu kez eve çok daha geç giderdiniz ve eşiniz size neden geç kaldın diye sorardı. Siz de ona gözlemlediklerinizi, yaşadıklarınızı anlatırdınız. Böylece eşinizle uzun zamandır konuşmadığınızı anlardınız. Ve konuşmak için bir sebebiniz olurdu.

Alışkanlıklar bazen insanları bazen doğru noktalara taşıyabilir. Ancak çoğu kez yaşam zevkinizi, yaşam kalitenizi düşürecektir. İnsanlar denemeden bir çok şeyi öğrenemezler. Yeni yollar, yeni mahalleler, yeni kentler, yeni ülkeler… Görmeden, gitmeden, sormadan öğrenemezsiniz. Daha iyi mi, daha kötü mü anlayamazsınız. Yeni bir dünya, eski alışkanlıkların üzerine kurulamaz. Yanlışın doğruyu bilmeden yanlış olduğu öğrenilemez. Yaşamak tek kişiliktir ama yaşatmak çok kişiliktir. Risk almadan, sorgulamadan, emek harcamadan yaşatamazsınız.

Bugün eve geç gidin, yarın evden geç çıkın, sonraki gün öğleyin eve gidin. Hiç izlemediğiniz öğleden  sonraki TV programlarını izleyin. Akşam eve giderken çok farklı ve pahalı bir yemek alın. Eşinize bu akşam bu yemeği yiyeceğiz deyin. Ayrıca bir plakçalar ve eski bir 33’lük plak alın. Bu akşam yemek yerken bu plağı dinleyeceğiz deyin. Birkaç gün sonra yemekten sonra eşinize ben arkadaşlarımla buluşacağım ve eve geç geleceğim deyin. Eve geç gelin ve hemen uyumayın. Eşiniz size kahve yapsın, kahveyi içerken sohbet edin, dedikodu yapın.

Yaşam aynı şeyleri aynı zamanlarda yapan insanların hapishanesi olmasın. Sizler bu hapishanenin mahkumu olmayın…

EKTİĞİNİ BİÇEMEYENLER

EKTİĞİNİ BİÇEMEYENLER

Özer İSKENDER 01 Haziran 2026

Birileri yazıyor; “bu dünyada herkes ektiğini biçer”. Bunlar boş ve hiç bir bilimsel altlığı olmayan sözler. İnsanların kendilerini rahatlatmak için kurgulanmış, bu dünyaya mistik bir anlam yüklemeye çalışan sözler bunlar. Çünkü çiftçiler dışında bu dünyada kimse ektiğini biçmez. Ki çiftçiler bile ektiğini biçemiyor; don vuruyor, sel oluyor, dolu yağıyor…

Bu dünyada zenginler ve güçlüler birilerinin sırtına basa basa yükseliyor. Ve onlar dünyanın bütün nimetlerinden yararlanıyor. Garibanlara ise şükretmek düşüyor. O güçlülere, zenginlere bir şey olmuyor, onlar hiç ektiklerini biçmiyorlar. Hatta ekmeden, biçmeden sahip oluyorlar.  Seni de “bu dünyada herkes ektiğini biçer” sözüyle kandırıyorlar.

Senin geçmiş olduğun herkes arkanda kalmıyor. Çünkü senin geçmek istediklerin, senin önünde bile değiller. Sen patlayan lastiğine hava vurmaya çalışırken, onlar senin soluduğun havayı bile bitiriyor. Onları yağmur ıslatmıyor, kar üşütmüyor, çamur kirletmiyor. Senin yazacak öykün çok, onlarsa senin öykünü okuyarak keyifleniyor. Sen üzümü ekmeğe katık ederken, onlar senin üzümünden yapılmış şarabı içiyor. Sen kendini ifade bile edemezken, onlar senin sırtında yazdıkları açıklamaları okuyorlar. Sen narın tanelerinden biriyken, onlar narın sahibi..

İnsanlar neden başkalarının üzüntülerinden sevinç duyarlar? Eğer savaş halinde değilsen, eğer başkalarının yaşam alanı senin yaşam alanını yok etmiyorsa, yağmur aynı onun gibi senin de başına yağıyorsa, hatta yürüdüğün yollar bir çok kez aynı noktada kesişiyorsa; nedendir bu nefret, nedir kaybedip de bulamadıkların? Başkaları üzüldü, acı çekti, kaybetti; senin eline ne geçti? Başkalarının yaşadığı acılardan kendine bir yaşam katarı yapanların trenlerinin raydan çıkması kaçınılmazdır. Kimse kimsenin acıları üzerine bina oluşturamaz... Bu paragrafın tamamı kandırmaca mı acaba?

Bu dünya bir resim tablosu. Ve bu tabloda bir ana fikir ve ana olmayan bir çok fikirler var. Diğer her fikir ana fikri tamamlıyor. Tablonun bir çok röprodüksiyonu yapılmış. Ve herkes çakma olan bu tabloları görüyor. Yaptığın matematiksel hesaplamaların hepsi yanlış. Sen bir resim için gerekli olan oran ve orantıyı bilmiyorsun. Oysa ki bir ana tablo var ve maalesef sen ana tablonun kahramanı olduğunu sanarak figüranlık yapıyorsun. Umarım bir gün Galileo’nun ifade ettiği gibi sen de dünyanın döndüğünü ifade edebilirsin.. Dünya, senin ifadeni bekliyor…

HERKES KENDİ ATEŞİNİ YAKAR

HERKES KENDİ ATEŞİNİ YAKAR

Özer İSKENDER 25 May 2026

“En büyük ceza, insanın kendi içindeki mahkemedir.”

Dostoyevski (Suç ve Ceza)

 

İstemeden bir şeyi yapmak, kendini zorlayarak yapmak. Yarım kalmış bir şiir gibi sonunu bilmediğin bir öykü gibi tam içine giremediğin uyku gibi... İnandığın değerler vardır, kendine biçtiğin bir rol model vardır, bir şeklin ve duruşun vardır. Nasıl zorla yaparsın inanmadığın şeyleri. Yeter ki karaktere zeval gelmesin dersin ama zorla yaptıkların inanmadıklarındır. Acaba karakterime zeval gelmiş midir diye kendini sorgularsın. Günlerce uykuların kaçar, aynada yüzüne yabancılaşırsın…

Sokaklarda yürüdüğün ayaklar senin değildir, cebinde taşıdığın kimlik senin değildir. Kimseyle konuşmak istemezsin, insanlardan kaçarsın, eve gidip üzerini bir örtü örtmek istersin. Üşürsün, ürperirsin, herkese yabancılaşırsın. Gökyüzünde yıldızları göremezsin, pencereler yüzüne kapanır, kentin çıkmaz sokaklarında ateşler yakarlar, umudun ateşlerde kalır.  Oysa ki yaşamak bir umuda tutunmak değil miydi? Yaşamak zor olan ne varsa, onu yapmak değil miydi?

 

Zor oyunu bozar olgusu ile zorla bir şeyi yapmak arasında fark vardır. Emek ile emeklemek arasındaki fark gibidir. Bazen insan çocuklaşmak durumunda kalır ve yapmak istemediklerini emekleyerek yapar. Zor oyunu bozar olgusu ise içinde bir tehdit barındırabilir. İstemediğin şeyler bazen bir yengeç gibi ayağına yapışır. Ayağını ne kadar sallarsan salla, onun kıskaçlarından kurtulamazsın. Sonrasında ise işkencede, sorguda dostlarını ele vermiş gibi hissedersin. Bu yük ömür boyu üzerinden kalkmaz. Artık kendine verebileceğin en büyük ceza bu olur…

Eline bir silah tutuştururlar. Kan davasıdır şanssızlığın. Feodal yapı dayatır bunu sana. Zor burada oyunu bozar. Feodal yapı bir tehdite dönüşür. Düşünsenize katil olmayan bir ruhu var onun ama katil olacak. Binlerce yıl bu topraklarda kan davaları hüküm sürmedi mi? Sürdüyse ne uğruna? Adına “töre” denilen “zor” uğruna... İstemeden yapmanın klasik tanımıdır bu. İstemeden katil olmak, istemeden kendi yaşamına mahkum olmak, istemeden başkalarının hayatlarını mahkum etmek, istemeden yüzlerce insanın attığı adımlara çelme takmak. Yaşamı istememek kavramı biçimlendiriyor…

İstememek kavramı her şeyi biçimlendiriyor. Günah günahsızların öyküsünü yazıyor… Herkes aslında kendi ateşini yakıyor; zorla…

19 MAYIS 1919

19 MAYIS 1919

Özer İSKENDER 18 May 2026

Ortaokul 3. sınıftaydım (Şimdi 8. sınıf diyorlar). İlk defa genç bir birey olduğumu hissettiğim zamanlar. Çünkü beden eğitimi öğretmenim beni 19 Mayıs gösterileri için seçmişti. İlk kez katılacaktım bu gösterilere ve çok sevinmiştim. Daha sonra lisede bir kez daha katılmıştım bu etkinliğe. Evet bir gençtim ve 19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik Ve Spor Bayramı'nda gösterilerde  rol alacaktım.

Çalışmalar, provalar devam ediyordu. Sıra genel provolara gelmişti. Genel provaları Trabzon'un kalbi Hüseyin Avni Aker Stadyumu'nda, yeşil çimler üzerinde yapacaktık. Çok heyecanlıydım, kalbim pır pır atıyordu. Düşünsenize bir çok anlam yüklediğimiz mabedin çimlerinde koşacaktım, Atatürk'ün bize öğütlediği ruhla bayramı kutlayacaktım, bir genç olarak farklı olduğumu gösterecektim. Ne büyük bir gururdu Ali Kemal'in, Dozer Cemil'in, Turgay'ın, Necmi Perekli'nin, Şenol Güneş'in futbol oynadığı mabete iz bırakmak…

Nasıl heyecanlı geçiyordu genel provalar, nasıl sürprizlerle dolu. Biz yalnızca 19 Mayıs gösterileri için orada bulunmuyorduk. Paylaşmayı, genç olmayı öğrenmiştik orada, imeceyi öğrenmiştik. El ele vermiştik, göz göze, omuz omuza. Birey olmayı aşarak bir bütün olmayı öğrenmiştik. Aşık olmuştuk, bir sevda düşmüştü yüreğimize. Dost olmuştuk, arkadaş olmuştuk. En önemlisi bu ülkenin kurucusu ile gurur duymayı öğrenmiştik. Mustafa Kemal Atatürk'ün umuduyla bakmayı öğrenmiştik ufka… 19 Mayıs kutlamaları asla bir ritüel değildi. Bir ulusun, bir ülkenin gençlerinin vatan ve insan sevgisiyle buluştuğu platformdu. Gençliğe gerçek adımını attığı ilk yerdi. Nasıl da gururla, heyecanla bitirmiştik gösterimizi. Ben unutmadım, kimseler unutmadı, unutmasın zaten...

19 Mayıs 1919, Emperyalizme karşı verilen ve Emperyalizmin dize getirildiği mücadelenin başlangıç noktasıdır. Bu halk yeni bir ülke kurma adına, vatanın bağımsızlığı adına bu mücadeleyi büyük bir onurla kazanmıştır. Ve yine bu halk, vatan mücadelesi için Mustafa Kemal Atatürk'e minnettardır. Gençler de minnettardır böylesine önemli bir günü kendisine armağan eden Gazi'ye. Gençliğe ilk adım attığımız o gün, bu minneti yüreğimizde yoğunluğunca hissediyorduk. Ki hâlâ  hissediyoruz...

Bugün 19 Mayıs 2026. Tam 107 yıl geçmişti aradan. Bu öykü yalnızca bir direnişin, bir dirilişin öyküsü değildi. Tarih, emperyalizme karşı kazanılan en büyük zaferi bugün yazmıştı. Mavi gözleriyle sonsuzluğa bakan şayak kalpaklı adam bu destanın başlangıcını, ilk adımını, daha önemlisi Türkiye Cumhuriyeti'ni gençlere adamıştı, emanet etmişti. Bu ülkenin ve bu Cumhuriyet'in gençleri emanetlerine sonsuza dek sahip çıkacaktılar. Yaşasın tam bağımsız Türkiye, yaşasın bu büyük sevda, yaşasın Mustafa Kemal Paşa'nın umudu...

Dün ortaokul üçüncü sınıfta olan genç, Gazi'ye bir söz vermişti. Ve o genç demişti ki; "Baktığım ufuklara hep senin umudunla bakacağım". Bu söz hâlâ daha geçerlidir. Hep umudumdasın Atam…

SÜZÜLEN BİR YAPRAK GİBİ

SÜZÜLEN BİR YAPRAK GİBİ

Özer İSKENDER 11 May 2026

İnsanlar her şeyi söylemek zorundalar mı? Herkes aklından geçenleri söyleseydi, dünya yaşanılmaz bir yer olmaz mıydı? İnsanları gerçeklerle her zaman yüzleştirmek, insan egosuyla çelişen bir durumdur. Çünkü insan kendini hatasız bir varlık olarak görmese bile, hatasıza yakın bir varlık olarak tanımlar. Ve o varlığın hataları keskin bir şekilde yüzüne vuruldukça, o bir savunma mekanizması oluşturur ve kendini kendine mahkum eder. Bu mahkumiyet ise ona süreç içinde acı verir. Ve acıyı oluşturan olgulara karşı hatta ona söylediniz diye bilinç altında size nefret duymaya başlar. O nedenle insanlara gerçekleri söylemek çok zordur.

İnsan ırkı olarak bizler dünyadaki en donanımlı canlı olduğumuzu iddia ederiz. Belki öyleyizdir, belki değilizdir. Ancak en donanımlı canlı olsak bile bir çok hata ile birçok eksik ile kuşatılmışızdır. Bu eksiklere süreç içerisinde bilinçli olarak başka eksikler yükleriz. Kendimizi saklarız, yalan söyleriz, nefret duyarız, kıskanırız, intikam duygusuyla dolarız vs. vs... Bu insanlığımızın bizlere yüklediği bencilce ve pişmemiş tavırların yansımasıdır. Binlerce yıldır dünyada süren savaşların, katliamların, cinayetlerin, entrikaların sebeplerini başka neye yükleyebiliriz ki?

Bir de insan çoğu kez kendisinin başaramadığı veya kendisinde olamayan güzellikleri başkalarına anlatarak veya öğüt şeklinde başkalarına sunarak kamufle etmeye çalışır. Bu bir nevi terapi şeklidir. Kendisi başaramamıştır, yakınlarına çare olamamıştır; ancak üçüncü şahıslara anlatarak hatta hafifçe dikta ederek kendini iyileştirmeye çalışır. Tabi ki bu durumda onu dinleyen kişi için bu öğütler inandırıcılık özelliğini kaybeder. Çünkü insanlar sen bir şey söylüyorsan, önce senin hayatına bakarlar. Eğer söylediklerinle, yaptıkların çelişiyorsa seni “ahkam kesen” sınıfına sokarlar. Ve bu saatten sonra tüm inandırıcılığını kaybedersin.

Ayrıca yıllardır inandığın, uyguladığın doğruların dışına elinde olmadan çıkma durumu vardır. Belirli bir kişilik oluşturmuş insanlar için çok zor ve yaralayıcı bir durumdur bu. İnsanın uykuları kaçar, yatağının genişliği ona yetmez, kalp atışları hızlanır, geceler sabah olmaz. Dünyadaki en zor şeylerden birisi kültleşmiş bir kişiliğin dışında hareket etmektir. Tabii ki onurlu, karakterli, kendini bulmuş insanlar için. Ve onlar şundan korkarlar; kişilik bir defa delindi mi devamı gelecektir… İnsanın savaşta bile  ilk defa birini öldürmesi zordur ama sonraki çok daha kolay olur. Yani bir dağı çıkmak zordur ama inmek daha kolaydır…

Karşınızdaki insanlara aklınızdan geçen her şeyi söylemeyin. Kuracağınız cümlelerin tonlamasını seçin, dekorunu oluşturun , hazırlık cümleleri kurun, gözlerinin içine sevecenlikle bakın ve söyleyeceklerinizi öyle söyleyin. Yoksa dostluğunuzla, arkadaşlığınızla ilgili bir cinayet işlemiş olursunuz. Yaşamda herkesin bir egosu vardır ve bazen egolar aşılmaz bir duvar olur. Yani diyeceğim o ki ağacın dalından aşağı süzülen bir yaprak gibi düşmeyi bilmek gerekli…

  1. ANADOLU
  2. OSMAN ÖZBİLEN, ADNAN ÖZBİLEN VE GANİTA
  3. GANZİLİS
  4. BEKLEMEK GÜNEŞ’İ

Sayfa 1 / 4

  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
© 2025 Ganita Bordo Haber . Tüm Hakları Saklıdır. Pruva Media
Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor
  • HABER
  • KÜLTÜR & SANAT
  • YAZARLAR
  • SÖYLEŞİ
  • MİZAH
  • TURİZM
  • TARİH
  • SPOR
  • BELGESEL
  • İLETİŞİM
  • 0537 331 9315
  • ganitabordohaber@gmail.com