Yahya Kemal şiirinde; “Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan” demişti. Evet bir gemi görürsünüz, akşam güneşinin kızıllığına sarılmış. Nereye gittiğini bilmeden siz o geminin kızıllığına takılıp kalırsınız. Güneş bulutların ardına atmaya çalışırken kendini, gözleriniz gemiye takılır kalır.
Acaba kimler vardır geminin içinde? Yolcular mı vardır liman liman gezen, avcılar mı vardır balıkları üzen? Geminin mürettebatı akşam yemeğini mi yemeye hazırlanıyordur? Acaba yemekte ne vardır? Yoksa yakaladığı balıklardan mı yiyeceklerdir? Nasıl zevklidir yorgunluğun üzerine yemek masasına oturmak... Yolcular varsa eğer, geminin güvertesinden batan güneşi mi izliyorlardır? Gemi, yolcular denince akla o meşhur Titanik filmi gelir. Yoksa geminin ucunda iki sevgili Titanik filmindeki gibi birbirine sarılmışlar mıdır?
İnsanlara denizin üzerinde ilerleyen gemi her zaman çekici gelmiştir. Hele bir de güneş batıyorsa... Gemiyi arkasına alıp fotoğraf çektiren mi ararsınız, gözlerini ufka diken mi ararsınız... Ortalığı bir romantizm kuşatır; şiir okuyanlar, şiir yazanlar, şarkı söyleyenler, aşkını ilan edenler... Oysa ki gemi yol alır gider, kimse nereye gittiğini düşünmez. Kimse içindekilerin ne düşündüğünü, ne yaptığını düşünmez. Gemi gider bir limandan bir limana; içinde mürettebatlar belki yolcular...
Yaşam da biraz böyle değil mi? Aslında herkes kendi acısını, sevincini, zorluklarını kendisi yaşamıyor mu? Herkes herkese dışarıdan bakıyor ve kimse kimsenin bünyesinde yaşayamıyor. Bazen paylaşılmak istenildiği zaman biraz paylaşılabiliyor. Ancak herkes kendi gövdesini kendi ayaklarıyla taşıyor. Ve ayaklarımız bizi bilmediğimiz bir zaman aralığına doğru götürüyor. Ve bir çok çift göz bazen gıptayla, bazen nefretle bizi izliyor. Yaşamak izleyenlerle izlenenler arasında gidip geliyor.
“Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden
Bir çok seneler geçti dönen yok seferinden...”