KARALAMA

Fırtına her şeyi değiştirebilir. Gözlerine kum kaçan insanlar koşuştururlar, deniz kabarır  ve kıyılar yalnızca  kabaran denize ve koşturan köpeklere kalır. O köpekler ki insan yığınlarının arasında farkedilmeyi bekleyip, şimdi rüzgarın uçurduğu naylonların peşinden koşan ve kendi öykülerinin kahramanı olan köpekler. Hava iyice kararır, deniz kararan bulutların rengini alır. Yağmur başlamak üzeredir. İşte tam o an bir türkü dökülür dilinizden; "Gara bulut çökmüş yine dağlar başına / Neler geldi neler geçti garip başıma."

Yani yaşam hep deniz kıyısında mutedil geçmez. Denizin kıyısında fırtınadan kaçan insanlar, kendi içlerinde yaşadıkları fırtınanın farkında mıdırlar acaba? Toz duman yutarız yaşamı içimize, alnımıza rüzgar dikenlerini saplar, sırtımızda büyük küfeler. Yürür gideriz bildiğimizi sandığımız ama bilmediğimiz yere doğru. Küfelerse büyür gider. Ağrılar ağrılar ağrılar.

Denize yalnız gözlerimizle bakarız. Yaşam  bakmak mıdır her şeye? Ellerinle uzanıp sevmek istersin siyah köpeğin ensesini, bir martı sessizliği bozar. Ve benekli alabalığın tüm renklerini geçirirsin içinden. Kahvenden bir yudum, bir yudum daha alırsın. Deniz paramparça, paramparça. Gerçeklerse büsbütün. Yarının geleceği bugünden bellidir. Gözlerinse nemlidir. Türkü devam eder; "zalim gurbet beni türlü türlü dertlere saldın".

Sabaha türkülerle başlamak nasıl değerlidir. Mistik bir geleneğin, bugünle kucaklaşmasıdır dilinden dökülen melodi. Akdeniz Havzası acıların en samimi dile getirildiği coğrafyadır. İmbiklerden damıtılmış gibidir şarkılar, türküler. Hangi dilde olursa olsun şarkılar, türküler Anadolu’dur, Akdeniz’dir. Ve sen bu havzanın köşesinde, denizin kıyısında türkünü söylemene devam edersin, içini dinlediğin seslere adarsın.

“Garip bülbül gibi feryat ederiz

Cehalet elinde küskün kederiz

Hep yolcuyuz böyle geldik böyle gideriz

Dünya senin vatanın mı yurdun mu”.