İkinci Dünya Savaşı’nda milyonlarca insan hayatını kaybetmiş, milyonlarca insan evsiz yurtsuz kalmış, milyonlarca insan işinden gücünden olmuştu. Türkiye savaşa katılmamış ama etkilerini tam ciğerine kadar hissetmişti. Açlık, yoksulluk, hastalık insanların yaşamlarını alt üst ediyordu. Aileler dağılıyor, insanlar başka yerlere göçe hazırlanıyor, sınıf ayrımı daha belirgin hale geliyordu. Dünyanın yeniden İmar edilmesi, yaralarının onarılması gerekti. Böylesine bir süreçti ve yaşanılması gerekli acılar yaşanılacaktı. İşte 1940’lı yılların sonunda yaşanılan hazin bir öyküden bahsedeceğim; teyzemin öyküsünden.
Aslında bir teyzemin var olduğunu yıllar sonra öğrenmiştim. O an üzerinde fazla durmamıştım. Daha sonra negatif bir fotoğraf tab edilip onun sekiz yaşındaki halini, yüzündeki ifadeyi görünce süreci sorgulama ihtiyacı duydum. Anneannem genç yaşında ölmüştü. Geride dördü erkek, ikisi kız altı, çocuk bırakmıştı. Fotoğraftaki kız (Neriman) en küçükleriydi. Klasik bir feodal davranış şekli gösteren dedem, hemen yeni birisiyle evlenmişti. Neriman ortada kalmıştı. Dedem onu yanına almak istememişti. Diğer kardeşlerin ise Neriman’ın bakımını üstlenecek olanakları yoktu. Dayılarımdan bir tanesi askerdeydi. Diğer iki dayımda verem hastalığı vardı. Durumu uygun olan en büyük dayım ise Neriman’ı yanına almamıştı. Sanırım eşi Neriman’ı istememiş olabilirdi. Sanırım diyorum, çünkü emin değilim.
Dedem Neriman’ı bir komşu kadına(akraba) bırakmıştı. Kadın Neriman’ı bakmayı kabul etmişti; nasıl kabul ettiyse ilginçti. Belki de dedem ona para vermeyi vadetmiş olabilirdi. Aslında dedemi bu yüzden affetmemem gerekliydi. Neriman’ı tavan arasına yerleştirmiştiler. Türk filmlerinde olur ya, aynen öyle. Soba yok, pencere yok, fareler cirit atıyor. Acaba teyzem o çocuk haliyle neler yaşamıştı tavan arasında? Hangi çocukluğunu öldürmüştü, hangi saflığını o tavan arasına gömmüştü? O aile içerisinde kendini hangi konumda hissetmişti? Yalnızlığın bir tanımı olacaksa eğer, en güzel Neriman’ın hali tanımlıyordu bunu. Belki de mısır koçanıyla doyuruyordu karnını, belki de salçasız çorbayla. Ona bağırmışlar mıdır, dövmüşler midir bilmiyorum. Sonra yoksulluk, yoksunluk, hiçlik meyvesini vermişti Neriman’ın bünyesinde. Menenjit hastalığına yakalanmıştı. O yıllarda verem, menenjit çok yaygındı. Zayıf ve güçsüz bünyeler hemen teslim oluyordu bu hastalıklara. Neriman’ı hastaneye yatırdılar. Belki de en mutlu günleri hastanede geçmiştir. Çünkü yemeğini yediren, onunla ilgilenen birileri vardı. Halüsinasyonlar görüyordu hastalığının etkisiyle. Hastanede her gün onu bakmaya gelen ablasına; “Abla üzülme, annem her gün başucumda duruyor” demişti. Oysaki annesi yaşamıyordu. Bilinçaltına yerleşen annesizlik olgusu, halüsinasyonlarla bu şekilde kendini gösteriyordu. Daha fazla yaşayamadı. 1949 yılının soğuk bir Kış gecesi, Neriman annesine kavuştu. Geride sorgulanması gerekli bir düzen, sorumsuz bir baba ve bir aile bırakarak. Askerden dönen ve öldüğünü öğrenen abisi ardından şöyle bir şiir yazmıştı:
Yüzünde al kan,
Melekler meleği bahtsız Neriman
Küçükken hayatı oldu zindan
Annesiz babasız kuzu melerken
Acı mukadderat derdi
Ecel onu şimdi toprağa verdi
Mezarının başında kuşlar hazin hazin öterken..
O bir gece ayva yedi
“Abi sen yeme acıdır” dedi
En sonunda kara topraklara
Hüzünle dolu bağrını verdi..
Türkiye sisli, puslu bir dönemden geçmişti. Ve birçok hayat, başka başka yönlere savrulmuştu. Geride yoksulluk, yoksunluk, ölüm ve acı bırakarak. Ve böyle bir düzlemin temelleriyle bugünlere gelmiştik. Bir yanımızın eksik kalması belki de hep bundandır.
Evet, benim bir teyzem varmış. 1949 yılında on yaşındayken ölmüş. Geride kimbilir neleri bırakarak. Şimdi fotoğrafına bakıyorum. Ne kadar masum, ne kadar mütebessim. Acaba bana benziyor mu? Sanki burnumuz, kaşlarımız, gözlerimiz aynı. Sanki aynı ürkeklikle bakıyoruz dünyaya. Belki de benzerlik bulmak için zorluyorum kendimi. Benim bir teyzem varmış adı Neriman. Benim bilmediğim. Sizin hiç teyzenizi bilmediğiniz oldu mu?