BEKLEMEK

Günleri sayıyoruz durmadan. Hafta sonunu bekliyoruz, tatilin gelmesini bekliyoruz, yolun bitmesini bekliyoruz, doğum günlerini bekliyoruz, okulun bitmesini bekliyoruz, askerliğin bitmesini bekliyoruz, düğün gününü bekliyoruz, maçın başlamasını bekliyoruz, görüş gününü bekliyoruz, kavuşmayı bekliyoruz vs. vs. Saymakla, beklemekle geçiyor yaşamımız.

Aslında her şey başlıyor ve bitiyor. Arada geçen zamana yaşam diyoruz. Ve bu yaşam dediğimiz olgu beklemekle geçiyor. İşte beklemek kavramına bu kadar yoğun bir anlam yüklememiz bundandır. Kıyıda dalganın vurmasını bekleriz, buluta küsen Güneş’in çıkmasını bekleriz, kurduğumuz cümlelerin yerini bulmasını bekleriz.

Dikenli yollarda yürümek deyimi var ya yolların bitmesini bekleriz. Uzar geceler, uzar acılar; sabah sıcak bir çay eşliğinde ekmeğimizi bala banacağımız sabahları bekleriz. Bir donukluk sarar etrafı, bir suskunluk. Suskunluğu bozacak gülmeleri bekleriz. Gülmelerden cesaret alıp sevmeyi bekleriz.

Bir sürgüne gidecektir kaybedenler. Ve kaybedenlerin öyküsü zaman yazar. Zamanın bitmesini bekleriz. Ateşlerde yanarken bir avuç su verecek birisini bekleriz. Bebek süt için memeyi bekler, sabahı edememiş terli alınlar seher yelini. Bir ağıt eşlik eder seher yeline, saba makamında ezan okunur, ağaçların hışırtısına bir kedi miyavlaması karışır. Terminalden bir otobüs kalkar, gidenleri beklemek yaralanmış bir yüreğin suskunluğudur. Beklemek mistik bir ayin gibidir; sessiz ve suskun. Her zaman en kötüsü düşünülür. Gidenler gelmeyecek gibi beklersin. Bir şiir sarar yaranı, bir türkü.

Bir kent beklenenler gelmese terkedilmiştir. Sokaklarında sararmış yapraklar dolaşır, evlerin pencereleri örtük. Denizden esen iyotlu rüzgar kokusu kimsesiz. Beklemek susuz bir yaz mevsiminde tuzlu su içmek gibidir. İçtikçe kanatan, içtikçe yakan. Sonra bir kentin terkedilmiş olduğunu bekleyenlerin çokluğundan anlarsın.

Beklemek bir ömürdür.