Bir gün sosyal medyada bir fotoğrafım yayımlanacak.
Belki bir gazetenin alt taraflarında, küçük bir haberin içinde birkaç satır yazacak:
“Tamer Küçük’ü kaybettik.”
Kimileri üzülecek.
Kimilerinin umurunda bile olmayacak.
Kimileri fotoğrafın altına başsağlığı dileyecek.
“İyi adamdı” diyecek biri.
“Allah rahmet eylesin” diyecek bir başkası.
‘Işıklar içinde uyu’ diyecekler.
Bazıları yorum yapmayacak.
Ama içinden sessizce, “Hadi be…” diyecek.
Belki birkaç kişi, birlikte çekilmiş fotoğraflarımızı bulup paylaşacak.
Bir tiyatro sahnesinden, bir sergiden, bir masadan, bir yolculuktan, bir kahkahanın ortasından kalmış bir fotoğraf…
Altına birkaç kelime yazacaklar.
“Unutmayacağız.”
Belki gerçekten unutmayacaklar.
Belki birkaç gün.
İki gün…
Bilemedin üç.
Sonra hayat kendi gürültüsüne geri dönecek.
Telefonlar çalacak, sofralar kurulacak, çocuklar büyüyecek, insanlar işe yetişecek, şehir yine yağmurunu yağdıracak.
Benim olmadığım bir sabaha uyanacak herkes.
Ve hayat, en büyük unutturma ustası olduğunu bir kez daha gösterecek.
Ama biliyorum…
İçten üzülenler olacak.
Oğlum olacak.
Eşim olacak.
Kardeşlerim olacak.
Belki birkaç dostum…
Onlar beni bir fotoğrafın altında değil, hayatlarının içinde arayacaklar.
Bir sandalye boş kalacak sofrada.
Bir telefon numarası silinmeyecek uzun süre.
Bir şarkı duyulacak, akla ben geleceğim.
Bir sokaktan geçilecek, “Burada Tamer’le konuşmuştuk” denilecek.
Ben en çok onları düşünüyorum.
Çünkü insan öldüğünde aslında toprağa yalnızca bedenini bırakıyor.
Sesini, bakışını, dokunduğu insanları ve başkalarının hafızasında bıraktığı küçük izleri yanında götüremiyor.
Ben de bir gün gideceğim.
Herkes gibi.
Ne yaptığım işlerin tamamı kalacak, ne yazdığım bütün cümleler, ne çizdiğim bütün karikatürler, ne sahneye koyduğum bütün oyunlar…
Bir kısmı kaybolacak.
Bir kısmı unutulacak.
Bir kısmı da belki hiç ummadığım bir yerde, hiç tanımadığım bir insanın karşısına çıkacak.
İşte buna razıyım.
Çünkü ben hiçbir zaman dünyayı değiştirecek kadar büyük olduğumu düşünmedim.
Ama dünyaya bakarken kendi rengimi kaybetmemeye çalıştım.
Karikatürde güldürmeye çalıştım.
Tiyatroda insanın kendisini görmesini istedim.
Edebiyatta içimde birikenleri kelimelere bıraktım.
Bazen bir şehrin sokağını yazdım, bazen denizin kokusunu, bazen çocukluğumu, bazen bir insanın yüzündeki hüznü…
Bazen de sadece içimden geldiği için bir şey yaptım.
Yeni bir şey.
Başka türlü bir şey.
Çünkü hayat bana hep şunu söyledi:
Aynı yerde durarak iz bırakamazsın.
Ben de elimden geldiğince yürüdüm.
Yanıldım.
Kırıldım.
Kırmış da olabilirim.
Ama kimseyi bilerek incitmemeye çalıştım.
Egoist olmamaya çalıştım.
Bir arkadaşımın önü açılsın diye kendi yerimden geri çekildiğim zamanlar oldu.
Bir başkasının iyi yerlere gelmesine sevindim.
Birinin başarısını kendi başarım gibi gördüm.
Çünkü insanın büyüklüğünün, kaç kişinin önüne geçtiğiyle değil, kaç kişinin elinden tutabildiğiyle ölçüldüğüne inandım.
Bana kalan buysa, yeter.
Bir gün arkamdan yüz kişi konuşacaksa ve doksanı, “İyi adamdı.” diyecekse…
Bana yeter.
“Kimseye zararı dokunmadı.” desinler.
“Bir şeyler yapmaya çalıştı.” desinler.
“Üretti.” desinler.
“İnsanları kırmamaya çalıştı.” desinler.
“Biraz deli, biraz inatçı, biraz hüzünlüydü ama iyi adamdı.” desinler.
Hatta, “Renkli bir adamdı.” desinler.
Çünkü ben hayatı tek renkten ibaret görmedim.
Gökyüzünün mavisini, denizin koyusunu, yağmurun grisini, horonun coşkusunu, bir çocuğun gülüşünü, yaşlı bir insanın yüzündeki çizgiyi, bir dostun omzuna konan eli sevdim.
Gökkuşağının bütün renklerini aynı gökyüzünde tutmaya çalıştım.
Herkes aynı düşünmek zorunda değildi.
Herkes beni sevmek zorunda da değildi.
Beni anlamayanlara bile kızmamaya çalıştım.
Çünkü insanın kendisine benzeyeni sevmesi kolaydır.
Asıl mesele, kendisine benzemeyene de insan gibi bakabilmektir.
Belki bunu her zaman başaramadım.
Ama denedim.
Ve insanın hayatının sonunda kendisine soracağı en önemli soru bence şu:
“Kaç yıl yaşadım?” değil…
“Yaşadığım yıllara ne kattım?”
Ben kendi cevabımı vermeye çalıştım.
Biraz karikatür.
Biraz tiyatro.
Biraz şiir.
Biraz şehir.
Biraz deniz.
Biraz çocukluk.
Biraz dostluk.
Biraz aşk.
Biraz yalnızlık.
Ve bolca insan…
Belki hiçbir şey büyük olmayacak.
Belki adım yıllar sonra çok az kişinin aklına gelecek.
Buna da itirazım yok.
Unutulmak, insan olmanın bedellerinden biridir.
Çünkü benden önce gidenleri de hayat yavaş yavaş sessizliğe çekti.
Babamı unutmadım.
Annemi unutmadım.
Ablamı unutmadım.
Onların sesi artık yanımda değil belki ama bazı günler bir kelimenin içinde, bir kokunun peşinde, eski bir eşyanın üzerinde yeniden karşıma çıkıyorlar.
Demek ki insan tamamen gitmiyor.
Bir yerlerde kalıyor.
Bir evin duvarında.
Bir çocuğun hafızasında.
Bir arkadaşın cümlesinde.
Bir kitabın arasında.
Bir fotoğrafın arkasında.
Bir şarkının içinde.
Bir şehrin sokağında…
Belki ben de oralarda kalırım.
Bir gün biri eski bir karikatürümü açar.
“Bunu Tamer yapmıştı.” der.
Bir tiyatrodan söz edilir.
“Bunun içinde onun da emeği vardı.” der biri.
Bir şiir okunur.
Birisi susar.
Belki gözleri dolar.
İşte o zaman, ben biraz daha yaşamış olurum.
Ve doksan kişi beni iyi anacaksa, kalan on kişiye de hakkım helal olsun.
Hatta o on kişiden dokuzu beni hiç hatırlamasın.
Biri konuşsun.
Ama gerçekten konuşsun.
Benim nasıl bir adam olduğumu anlatsın.
Sonra kendi kendine sorsun:
“Acaba onu yıllar sonra nasıl anacaklar?”
Çünkü insanın ardından söylenecek söz, yaşarken kazandığı bütün alkışlardan daha değerlidir.
Ben alkış istemiyorum.
Anıt istemiyorum.
Adımın büyük harflerle yazılmasını da istemiyorum.
Bir tek cümle yeter bana:
“İyi adamdı.”
Bir de ardından şu:
“Kimseye zararı dokunmadı. Elinden geldiğince güzel şeyler yapmaya çalıştı.”
Gerisi dünyanın işi.
Dünya beni de unutur.
Seni de.
Hepimizi.
Ama insanın asıl meselesi zaten unutulmamak değil.
Unutulacağını bile bile iyi kalabilmektir.
Ben elimden geldiğince bunu yapmaya çalıştım.
Şimdi bir gün sıra bana geldiğinde…
Bırakın fotoğrafımı paylaşın.
Bırakın birkaç kişi üzülsün.
Bırakın birkaç kişi sessiz kalsın.
Bırakın birkaç kişi “Hadi be…” desin.
Bırakın oğlum beni özlesin.
Bırakın eşim bir şarkıda beni bulsun.
Bırakın kardeşlerim eski bir fotoğrafa bakıp bir süre konuşmasın.
Bırakın dostlarım bir masada adımı ansın.
Sonra hayat devam etsin.
Çünkü kalanların yaşaması gerekir.
Gidenlerin en büyük isteği de belki budur:
Ardından ağlayanların, bir gün yeniden gülebilmesi.
Ve eğer bir gün gökyüzüne bakıp beni hatırlarsanız…
Çok uzun düşünmeyin.
Bir bulutun kenarında, denizin üstündeki ışıkta, eski bir karikatürün çizgisinde, bir tiyatro sahnesinin boşluğunda arayın beni.
Belki orada olurum.
Çünkü ben dünyadan giderken dünyayı yanımda götürmeyeceğim.
Ama dünyadan bana kalan ne varsa…
Birazını size bırakacağım.
Ve belki yıllar sonra hiç beklemediğim bir yerde, hiç tanımadığım birinin ağzından şu cümleyi duyuyormuşum gibi olacak:
“Tamer Küçük mü?
İyi adamdı.
Bir şeyler yapmaya çalıştı.
*Kimseye zararı dokunmadı. *
Renkleri vardı.
Güzel yaşadı diyemem belki…
Ama güzel yaşamaya çalıştı.”
Bana kalırsa…
İnsanın dünyadan götürebileceği en güzel mezar taşı budur.