Nankör insan, her şeyin fiyatını bilir ama hiçbir şeyin kıymetini bilmez.
Çünkü nankörlük bir karakter özelliği değil, bir bozulma biçimidir.
Sonradan öğrenilmez; çoğu zaman hep oradadır da sen geç fark edersin.
Ve en büyük körlük, gözle değil, vicdanla görememektir.
Birine elini uzatırsın, yüreğini koyarsın masaya…
Bir gün gelir, aynı kişi sana dönüp
“Ben sana ne yaptım ki?” der.
İşte o an anlarsın:
Nankörlük, sevginin mezarıdır.
Çünkü nankör insan sevildiğini unutur, iyiliği unutur;
ama menfaati bittiğinde seni suçlamakta hiç gecikmez.
İyilik, nankörün dilinde hep “zaten olması gereken” bir şeydir.
Teşekkür borçtur, minnet zayıflıktır, vefa ise fazlalık gibi görülür.
Oysa insanı insan yapan, aldığı değil; hatırladığıdır.
Bir düşün…
Hayatından kimler geçti?
Kimlere “dostum” dedin, kimlerin omzuna kalbini bıraktın?
Sonra bir gün o kalp, senden habersiz başka yollara savruldu.
Kimlere inandın da, onların yükselirken bastığı basamak sen oldun?
İşte nankör insan tam da budur:
Seni değil, senin sunduğunu sever.
Senin varlığını değil, katkını hatırlar.
Ve verdiğin bittiğinde,
sanki sen de hiç var olmamışsın gibi gider.
Ne vedası olur, ne yüzleşmesi…
Çünkü nankör insan, ardına bakmaz.
Bakarsa da yalnızca kendini görmek ister.
Bir Fincan Kahveye Unutulan Kırk Yıl
Bizim topraklarda bir söz vardır:
“Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.”
Ama artık insanlar kahveyi içiyor,
hatırını çöpe atıyor.
Bir tebessüm bile çıkar ilişkisine dönüşmüş durumda.
Sevgi, saf bir duygu olmaktan çıkıp
hesaplı bir yatırıma benziyor artık.
İşine yaradığı sürece varsın,
işi bitince yok sayılıyorsun.
Oscar Wilde’ın dediği gibi:
“Nankörlük, zayıf insanların savunma biçimidir.”
Çünkü güçlü insan unutmaz.
Güçlü insan nankör olmaz.
O bilir ki kıymet bilmek, insan olmanın şerefidir.
Zayıf insan ise borçlu hissetmemek için unutur.
Hatırlarsa utanacağını bilir,
o yüzden siler hafızasından.
Menfaatin Bittiği Yerde Gerçek Başlar
İnsanları tanımak istiyorsan,
onlara hiçbir çıkar sunma.
Ne paranı, ne emeğini, ne ilgini…
Bir gün, hiçbir şey vermeden yanında dur.
İşte o gün, kim kimdir anlarsın.
Bazısı giderken teşekkür bile etmez,
çünkü sana dost gibi değil, kaynak gibi bakmıştır.
Bazısı ise giderken susar ama arkanda dua bırakır.
İşte aradaki fark budur:
Biri senden aldığıyla hatırlar,
diğeri sana duyduğu minnetle.
Ve bil ki minnet duygusu olmayanın
sadakati de olmaz.
Nankörlük Bir Ölüm Biçimidir
Sevgi, hatırladıkça yaşar.
Ama nankörlük, sevgiyi içeriden çürütür.
Tıpkı bir çiçeğin köküne dökülen zehir gibi…
Ne kadar sulasan da artık solmuştur.
Nankörlük güveni öldürür,
sadakati bitirir,
insanın içindeki iyi niyeti mezara koyar.
Bir gün dönüp bakıp da
“Ben bu kadar iyilik ettim, neden yalnız kaldım?” diyorsan,
bil ki yalnız kalmadın, temizlendin.
Çünkü nankörler gider,
gerçekler kalır.
Ve bazen yalnız kalmak,
yanlış kalabalıkların yükünden kurtulmaktır.
Kıymet Bilmek, En Büyük Asalet
Hayatta iki tür insan vardır:
Biri verileni unutmaz,
diğeri vereni unutur.
Ve aradaki fark,
insanla insanlık arasındaki farktır.
Unutma, nankörlük bulaşıcıdır.
Kıymet bilmeyenle fazla kalırsan,
bir gün sen de birinin emeğini görmezden gelirsin fark etmeden.
Bu yüzden nankörlerden uzak durmak,
bir tercih değil, kendine saygıdır.
Çünkü insan, çevresinin aynasıdır.
Kiminle oturursan, kalbin biraz ona benzer.
Ben artık kimseye “unutma” demiyorum.
Çünkü unutan zaten unutur.
Ben sadece “kıymet bil” diyorum.
Çünkü kıymet bilen, unutsa bile vefasız olmaz.
Ganita’dan esen rüzgâr gibi,
insan da geçicidir ama iz bırakabilir.
Gerçek insan, aldığı nefes kadar değil,
verdiği kıymet kadar yaşar.
Nankörlük, çağımızın en sessiz salgını.
Görünmez ama her yere bulaşmış durumda.
Ve ne yazık ki insanlar,
iyiliği zayıflık, nankörlüğü zeka sanıyor artık.
Ama sen öyle yapma dostum.
İyiliğini koru, kalbini paslandırma.
Çünkü nankörlük modadır
ama vefa, karakterdir.
Ve karakter,
insanın en uzun yaşayan mirasıdır.
