İnsan çoğu zaman içinde bulunduğu hayatı ağır bulur. Eksik gördüklerini, yetişemediklerini, kaçırdıklarını sayar durur. Oysa aynı hayat, başka birinin ulaşamadığı bir düş olabilir. Bizim sıradan sandığımız sabahlar, başkasının bir daha hiç göremeyeceği manzaralardır belki de. Bu yüzden insan, bazen sahip olduklarını fark edebilmek için kaybetmenin eşiğine gelmek zorunda kalır. Değer, çoğu zaman yokluğun gölgesinde anlaşılır.
Kalp yorulduğunda dünya da daralır. Sevgi çekildi mi, geriye soğuk bir boşluk kalır. İnsan o boşlukta kendine bile yabancılaşır. Herkes konuşur ama kimse duymuyormuş gibi gelir. Kalabalıkların ortasında yapayalnız kalmak işte tam da budur. Sevgi bitince mekân da anlamını yitirir, zaman da. Çünkü insanı yaşatan şey sadece nefes almak değil, bir yere ait hissedebilmektir.
Ama hayat, güzel günleri kapıya kadar getirip zili çalmaz. İnsan çoğu zaman o günlerin yolunu kendi adımlarıyla aşındırmak zorundadır. Beklemek, umut etmek elbette gerekir fakat sadece bekleyerek hiçbir kapı açılmaz. Ayağa kalkmak, düşe kalka yürümek, yorulsan da devam etmek gerekir. Güzellik, oturduğun yere gelmez, sen ona doğru yürüdükçe yol olur.
Bu yürüyüşte en zor sınavlardan biri sabırdır. Sabır, dişini sıkıp yüzünü asarak beklemek değildir. Asıl sabır, içi kanarken bile hayata küsmeden durabilmektir. Acıyı inkâr etmeden, onu hayata düşman etmeden taşımaktır. İnsan bazen kırılır, bazen yıkılır ama yüzündeki ifadeyi hayata karşı bir silaha çevirmemeyi öğrenirse, işte orada güç başlar.
Kimi zaman da insanın önüne iki yol çıkar: Kalmak ya da gitmek. Dışarıdan bakıldığında gitmek kolay gibi görünür. Oysa alıştıklarını geride bırakmak, bildiğin acıyı bilinmeyen bir ihtimale tercih etmek büyük yürek ister. Kalmak bazen korkunun, gitmek ise cesaretin adıdır. İnsan her gidişte biraz eksilir ama bazen de ancak giderek hayatta kalır.
Hayatın belki de en ağır yüklerinden biri, kimsenin elinden tutmadığı anlarda insanın kendi omzuna yaslanmak zorunda kalmasıdır. Kimse aramadığında, kimse sormadığında, kimse “iyi misin?” demediğinde… İnsan, kendi kendine “geçecek” demeyi öğrenir. Kendi yarasını kendi sarmayı. Bu zorunlu yalnızlık, insanı ya sertleştirir ya da olgunlaştırır. Hangisi olacağı, kalbinin hangi tarafına yaslandığına bağlıdır.
İşte insan tam da bu noktada değişir. Dışarıdan destek gelmediğinde, içerden bir ses yükselir. “Dayan” der, “kalk” der, “henüz bitmedi” der. O ses, insanın en gerçek dostudur. Kalabalıklar dağıldığında geriye kalan tek şey odur. Ve çoğu insan, hayatının en büyük adımlarını işte o sessiz konuşmalar sayesinde atar.
İnsan, acıyla tanışmadan derinleşmez. Kaybetmeden kıymeti öğrenmez. Yanılmadan doğruyu ayırt edemez. Hayat, okşayarak değil, sarsarak öğretir çoğu zaman. Ama her sarsıntı yıkım değildir; bazıları yeniden inşa içindir. Yeter ki insan, başına geleni sadece bir ceza değil, bir çağrı gibi de okuyabilsin.
Bazen şunu fark ederiz: En çok şikâyet ettiğimiz şeyler, aslında bizi bugün ayakta tutan basamaklardır. O zor günler olmasaydı, bugünkü gücümüz de olmazdı. O kırılmalar olmasaydı, kalbimiz bu kadar genişlemezdi. Hayat, insanı inciterek değil; insan, incinerek büyür.
Ve bir gün dönüp baktığımızda, “iyi ki” dediğimiz şeylerin çoğu, zamanında “neden ben?” diye sorduğumuz anlardır. O yüzden insan, yaşarken anlam veremediği şeylerin kıymetini sonradan anlar. Hayat, cevabını hemen vermez; sabredenlere saklar.
Sevgi, umut, inat, direnç… Bunların hepsi insanın içinden çıkar. Dışardan gelen sadece kıvılcımdır; ateşi yakan içeridedir. Kimse gelip de bir insanın yerine yaşam mücadelesi vermez. Kimse bir başkasının yerine iyileşmez. Herkes kendi yolunu kendi adımlarıyla geçer.
Ama bütün bu yalnızlığa rağmen, insan yine de hayata küsmemeyi seçtiğinde güzeldir. Kırıldığı halde kırmamayı, yorulduğu halde devam etmeyi seçtiğinde… Çünkü insanın asıl asaleti, şartlar iyiyken değil; zorlayıcıyken ortaya çıkar.
Belki de hayatın en büyük sırrı şudur: Güzel günler, hazır olduklarını düşünenlere değil; yolda yürümekten vazgeçmeyenlere görünür. İnsan, her şeye rağmen içindeki ışığı söndürmemeyi başarırsa, en karanlık gecede bile yönünü kaybetmez.
Sonunda anlarız ki; insanı ayakta tutan şey şans değil, vazgeçmemektir. Sevgi bitse de yeniden sevmeyi denemek, yol kapansa da başka bir patika aramak, yalnız kalsa da kendine sırtını dönmemektir. Çünkü insan, en çok da kendi yanında durduğunda güçlüdür.
Ve belki de bütün mesele şudur: Hayat herkese ağır gelir. Ama herkes aynı yerden taşımaz. Kimi şikâyetle, kimi umutla… Kimi küsmekle, kimi yürümekle… Yolu belirleyen, yük değil; yükle ne yaptığındır.
