SANATTA DEĞER GÖRMEK VE AYNAYA BAKABİLMEK

SANATTA DEĞER GÖRMEK VE AYNAYA BAKABİLMEK

Bir şehrin kültür hayatı yalnızca büyük organizasyonlarla, kalabalık salonlarla ya da dışarıdan gelen topluluklarla ölçülmez. Asıl ölçü, o şehrin kendi içinde yıllardır üreten sanat insanlarına, derneklerine, korolarına, tiyatro topluluklarına ve kültür emekçilerine gösterdiği değerdir.

Bu açıdan bakıldığında, yerelde yıllardır emek veren her sanat kurumunun desteklenmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü kültür hayatı yalnızca misafir edilen etkinliklerle değil, o kentin kendi insanlarının ortaya koyduğu sürekli emekle ayakta kalır.

Ancak bu gerçeği kabul ederken başka bir gerçeği de gözden kaçırmamak gerekir.

Sanat dünyasında zaman zaman şu yakınmayı duyuyoruz:

"Dışarıdan gelenler destek görüyor, sponsor buluyor, salonları dolduruyor. Biz yıllardır buradayız ama aynı ilgiyi göremiyoruz."

Bu serzenişin haklı tarafları olabilir. Fakat sanatın doğası gereği burada durup bir soru daha sormak gerekir:

Biz kendimize ne kadar bakıyoruz?

Çünkü sanat yalnızca destek beklemek değildir.

Sanat, aynı zamanda kendini sorgulayabilmektir.

Yıllardır faaliyet göstermek elbette kıymetlidir. Ama uzun yıllar var olmak ile sürekli üretmek aynı şey değildir. Geçmişte emek vermiş olmak değerlidir fakat bugünün ilgisini kazanmanın tek başına garantisi değildir.

Bugün insanlar neden bazı etkinliklere daha fazla ilgi gösteriyor?

Neden bazı çalışmalar daha çok konuşuluyor?

Neden bazı topluluklar yeni seyircilere ulaşabiliyor?

Bu soruların cevabını yalnızca sponsorlarda, kurumlarda veya seyircide aramak kolaydır. Zor olan ise dönüp aynaya bakabilmektir.

Yeni ne üretiyoruz?

Kendimizi ne kadar yeniliyoruz?

Genç sanatçılara ne kadar alan açıyoruz?

Farklı fikirlere ne kadar açığız?

Kendi çevremizin dışındaki sanat üretimlerini ne kadar takip ediyoruz?

Başkalarından destek beklerken biz, başka sanatçılara ne kadar destek oluyoruz?

İşte asıl mesele biraz da burada başlıyor.

Çünkü bazen "bizden olanlar" ve "olmayanlar" diye görünmez sınırlar çiziyoruz. Kendi çevremizi sanatın merkezi gibi görürken, farklı seslere yeterince kulak vermiyoruz. “Kendi etkinliğimiz dolsun” istiyor ama başka bir sanatçının başarısını aynı samimiyetle alkışlayamıyoruz.

Oysa sanatın özü paylaşmaktır.

Bir şehirde başka bir topluluğun ilgi görmesi tehdit değildir. Tam tersine o şehrin kültürel canlılığının göstergesidir. Başkasının başarısı bizim başarısızlığımız anlamına gelmez.

Asıl soru şudur:

Bir başkasının gördüğü ilgiyi eleştirmek yerine, o ilginin neden oluştuğunu anlamaya çalışıyor muyuz?

Çünkü seyirci artık yalnızca emeğe değil; yeniliğe, heyecana, samimiyete ve üretkenliğe de bakıyor.

Elbette yerel sanat kurumları desteklenmelidir.

Elbette sponsorlar ve kurumlar yıllardır emek veren derneklere, korolara ve sanat topluluklarına daha fazla sahip çıkmalıdır.

Ama aynı zamanda sanat kurumları da kendilerine şu soruyu sormalıdır:

Biz bugün dünden farklı olarak ne üretiyoruz?

Çünkü gerçek sanat, yalnızca alkış beklemek değil; gerektiğinde kendine ayna tutabilmektir.

Bir kentin kültürel olgunluğu yalnızca büyük organizasyonları ağırlama kapasitesiyle değil, kendi sanatçısına gösterdiği vefayla ölçülür. Ama o sanatçı ve sanat kurumlarının da değişime, yeniliğe ve özeleştiriye açık olması gerekir.

Belki de bugün ihtiyacımız olan şey, birbirimizi suçlamak değil; birbirimizi çoğaltmaktır.

Daha fazla kırgınlık değil, daha fazla üretimdir.

Daha fazla şikâyet değil, daha fazla dayanışmadır.

Çünkü sanat, duvar örerek değil; kapı açarak büyür.