Sessizliğin Bilgeliği

Sessizliğin Bilgeliği

Trabzon’un Kayıp Kıraathanelerinden Hayata Dair Bir Ders

Bir zamanlar Trabzon’un kahvehanelerinde yalnız insanlar oturmazdı; hatıralar otururdu, tecrübeler otururdu, ömürler otururdu.

Şimdi dönüp geçmişe baktığımda, çocukluğumun ve gençliğimin Trabzon’u ile bugünün Trabzon’u arasında sadece yılların değil, ruhların da değiştiğini görüyorum.

Eskiden Meydan’da Karadayı’nın Yeri vardı. Meydan Okey’in önünden geçerken içeriden yükselen çay kaşığı sesleri duyulurdu. Atapark’taki Asmalı Kahve’nin önünde yaşlı çınarlar gölge olurdu insanlara. Arafilboyu’nun dar sokaklarında, Bahçecik’in yokuşlarında, Çömlekçi’nin eski günlerinde her kahvenin kendine ait bir ruhu vardı.

Kahvehaneler sadece çay içilen yerler değildi.

Onlar küçük birer üniversiteydi.

Diplomasız profesörler, maaşsız filozoflar, hayatı kitaplardan değil yaşayarak öğrenmiş bilge insanlar otururdu oralarda.

Bir masa etrafında siyaset konuşulurdu. Bir başka masada Trabzonspor’un son maçı tartışılırdı. Bir köşede balıkçılar denizin huyunu anlatırdı. Bir başka köşede emekli öğretmenler dünyanın gidişatını yorumlardı.

Ama bütün o seslerin arasında bir sessizlik vardı.

İşte bugün en çok özlediğim şey de odur.

Çünkü o sessizlik konuşuyordu.

Hem de herkesten daha fazla...


Kahvenin en kuytu köşesinde mutlaka bir adam otururdu.

Onun kim olduğunu kimse tam olarak bilmezdi.

Belki eski bir kaptandı.

Belki yıllarca gurbet elde çalışmış bir işçi.

Belki emekli bir öğretmen.

Belki de hayatın bütün acılarını içine gömüp sessizleşmiş bir insandı.

Önünde ince belli bardakta çayı dururdu.

Çayın üzerinde ince bir buhar yükselirken o buhar sanki yılların hikâyesini de beraberinde taşırdı.

Adam çayını ağır ağır içerdi.

Şekeri varsa bile karıştırmazdı.

Sanki çayı değil zamanı yudumlardı.

Sanki konuşulanları değil insanların içindeki görünmeyen yaraları dinlerdi.

Bir tartışma çıktığında araya girmezdi.

Birisi yüksek sesle konuştuğunda sesini yükseltmezdi.

Sadece bakardı.

Ama öyle bir bakış ki...

Karadeniz’in fırtınadan önceki durgunluğu gibi.

Dağların zirvesindeki sis gibi.

Derin, sakin ve anlamlı.

O insanların gözlerinde yılların birikimi vardı.

Çünkü onlar konuşmanın değil, dinlemenin insanı büyüttüğünü öğrenmişlerdi.


Trabzon insanı konuşmayı sever.

Bu biraz deniz gibidir.

Nasıl ki Karadeniz durmadan kıyılara vuruyorsa, Trabzonlu da düşüncesini saklamaz.

İçinden geçeni söyler.

Sevincini de öfkesini de coşkusunu da gizleyemez.

Belki bu yüzden samimidir.

Belki bu yüzden sıcak kanlıdır.

Ama eski Trabzon insanının bir farkı vardı.

Konuşmadan önce düşünürdü.

Bir söz söylemeden önce içinde tartardı.

Bizim büyüklerimiz "önce bir yutkun" derlerdi.

Çocukken bunun sadece bir öğüt olduğunu sanırdım.

Yıllar geçtikçe anladım ki o yutkunma aslında insanın kendisiyle yaptığı kısa bir muhasebeymiş.

Çünkü söz ağızdan çıkınca artık sana ait değildir.

Bir ok gibi gider.

Ya bir kalbi yaralar ya da bir gönlü onarır.

Bu yüzden eskiler konuşmadan önce susmayı bilirlerdi.

Bugün kaybettiğimiz şeylerden biri de belki budur.


Şimdi etrafıma bakıyorum.

Herkes konuşuyor.

Ama çok az insan dinliyor.

Televizyonlar konuşuyor.

Telefonlar konuşuyor.

Sosyal medya konuşuyor.

Klavyeler konuşuyor.

Bildirim sesleri konuşuyor.

Ama insanın kendi iç sesi giderek susuyor.

Eskiden insanlar kahvede birbirlerini dinlerdi.

Şimdi herkes birbirine cevap vermek için bekliyor.

Anlamak için değil.

Konuşmak için.

Haklı çıkmak için.

Kendini göstermek için.

Söz çoğaldıkça anlam azalıyor.

Ses yükseldikçe düşünce küçülüyor.

Çünkü bilgiyle gürültü arasındaki çizgiyi kaybetmeye başladık.

Oysa hayat bana şunu öğretti:

En çok bilenler genellikle en az konuşanlardır.

Çünkü hakikate yaklaşan insan, bilmediği şeylerin ne kadar fazla olduğunu görür.

Cahil insan ise bildiğini zannettiği şeylerin içinde kaybolur.

Bu yüzden bilgelik çoğu zaman sessizdir.


Trabzon'un eski kahvehanelerinde oturan o amcaların yüzlerine dikkatle bakardım.

Yüzleri Karadeniz kıyıları gibiydi.

Fırtınalar geçmişti üzerinden.

Yağmurlar yağmıştı.

Rüzgârlar esmişti.

Ama ayakta kalmışlardı.

Alın çizgileri sadece yaşın değil, yaşanmışlığın izleriydi.

Kim bilir kaç ayrılık görmüşlerdi.

Kaç cenazeye omuz vermişlerdi.

Kaç dost uğurlamışlardı.

Kaç kez denizin karşısına geçip ufka dalmışlardı.

İnsan yaşlandıkça daha çok konuşur sanırız.

Oysa gerçek bunun tersidir.

İnsan yaşlandıkça bazı şeylerin kelimelerle anlatılamadığını öğrenir.

Bir evlat acısını...

Bir anne özlemini...

Bir dost kaybını...

Bir memleket hasretini...

Bunların hiçbirini tam olarak anlatamazsınız.

Sadece hissedersiniz.

Ve işte o noktada sessizlik başlar.


Belki de sessizlik bir eksiklik değildir.

Belki en yüksek farkındalık hâlidir.

Tasavvuf ehlinin "sükût" dediği şey budur.

Çünkü insan sustuğunda sadece başkalarını değil, kendini de duymaya başlar.

Kendi korkularını...

Kendi yanlışlarını...

Kendi yaralarını...

Kendi hakikatini...

Kalabalıkların en büyük korkusu da budur zaten.

Kendi iç sesiyle baş başa kalmak.

Bu yüzden sürekli konuşuruz.

Sürekli oyalanırız.

Sürekli meşgul oluruz.

Çünkü sessizlik aynadır.

Ve herkes aynada gördüğü yüzü sevmeyebilir.


Bugün o eski kahvehanelerin çoğu yok.

Kimi kapandı.

Kimi dönüştü.

Kimi ayakta olsa bile eski ruhunu kaybetti.

Artık duvarlarda televizyonlar asılı.

Masalarda telefon ekranları parlıyor.

İnsanlar aynı masada oturuyor ama farklı dünyalarda yaşıyor.

Birbirlerinin gözlerine değil ekranlarına bakıyorlar.

Oysa eskiden bir bakış bazen uzun bir konuşmadan daha çok şey anlatırdı.

Bir baş sallayış...

Bir tebessüm...

Bir omuza dokunuş...

Bir bardak çay ikramı...

Bunların hepsi birer cümleydi.

Sessiz ama güçlü cümleler...


Bazen düşünüyorum.

Belki de kaybettiğimiz şey kahvehaneler değil.

Belki de kaybettiğimiz şey o kahvehanelerde yaşayan ruh.

Dinlemenin zarafeti.

Susmanın asaleti.

Sözün kıymeti.

İnsanın insana ayırdığı zaman.

Belki de kaybettiğimiz şey bilgeliktir.

Çünkü bilgelik kitaplarda yazmaz sadece.

Bilgelik bazen Atapark'ta bir çınarın altında oturan ihtiyarın bakışında saklıdır.

Bazen Meydan'daki bir kahvehanede yudumlanan çayın buharında.

Bazen denize karşı susup ufka bakan bir adamın gözlerinde.

Bazen de hiçbir şey söylemeyen bir insanın sessizliğinde.


Şimdi gözlerimi kapatınca hâlâ görüyorum o köşedeki sessiz amcayı.

Elinde ince belli çay bardağı...

Yüzünde yılların yorgunluğu...

Gözlerinde Karadeniz kadar derin bir sükût...

Kalabalık konuşuyor.

O dinliyor.

Dünya acele ediyor.

O bekliyor.

Herkes bir şey anlatmaya çalışıyor.

O anlamaya çalışıyor.

Belki de bu yüzden konuşmuyor.

Çünkü biliyor:

Bazı gerçekler anlatılmaz, hissedilir.

Bazı hakikatler söylenmez, yaşanır.

Ve bazı insanlar konuşarak değil, susarak öğretir.

Lao Tzu'nun dediği gibi:

"Bilenler konuşmaz, konuşanlar bilmez."

Belki de yeniden öğrenmemiz gereken şey budur.

Bir bardak çayı karıştırmadan içebilmek...

Bir insanı sözünü kesmeden dinleyebilmek...

Bir manzaraya fotoğraf çekmeden bakabilmek...

Ve bazen hiçbir şey söylemeden de anlaşabilmek...

Çünkü insanı insan yapan yalnızca konuşması değildir.

Ne zaman susacağını bilmesidir.

Ve bazen bir sessizlik, bin kelimeden daha ağırdır.

Belki de hayatın bütün bilgeliği, o eski Trabzon kahvehanelerinin duvar gölgelerinde saklıydı.

Belki de hâlâ saklıdır.

Yeter ki biraz yavaşlayalım...

Bir bardak çay alalım...

Karadeniz'in rüzgârını dinleyelim...

Ve kendi içimizde unutmaya başladığımız o sessizliği yeniden hatırlayalım.