Yaşam gerçektir ama dünya yalandır. Yağmuru başında hissedersin, rüzgarı her yerinde. Bağıran birinin sesini duyarsın, susan birinin sessizliğini. Kazanma duygusuyla her yerde var olan insanları görürsün, cami avlusunda bir cenaze, yapraklarını döken ağaçlar. Kasabın önünde bekleyen köpekleri görürsün, balık tezgahlarına kümelenen kediler, hastane önünde bekleyen hasta yakınları. Hepsi gerçektir. Gördüğün, dokunduğun, duyduğun her şey gerçektir. Peki görmediklerin, duymadıkların, dokunmadıkların gerçek midir?
Yaşam gerçek bir süreç ile arka planda gerçekleşenler arasında akıp gidiyor. Sen bir cami avlusunda cenaze görüyorsun ama görmediğin bir cami avlusunda başka bir cenazeyi başkaları görüyor. Sen balıkçı tezgâhları arasında gezerken, başkaları meyve ve sebze halinde gezmeyi tercih ediyor. Yani senin gerçeğin ile başkalarının gerçeği örtüşmüyor. Ama varsa ama yaşanıyorsa hepsi gerçek. Hepsi dünyanın bir parçası.
Başkasının gerçeği senin için sanal bir şey olabilir. Senin gerçeğin ise başkasının sanalı olabilir. Ya da insanlar gerçek olmayan o kadar çok şeyler anlatırlar ki yaşamda gerçekler ile kurgular birbirine karışır. Ve biz insanlar o kadar çok gerçek olmayan şeylere inanırız ki. İnana inana olmayan şeyleri gerçek yaparız.
Sokaklarda yaşam ile nikahını kıymış insanlar yürürler. Herkes yaşaması gerekli gerçeği yaşar. Ama her yaşanan gerçek insanın elinde olmadan ona yaşatılan gerçektir. Veya insanlar yaşamak istediklerini değil de yaşamak zorunda olduklarını yaşarlar. Kaotik bir dünyada yaşıyoruz. Ve bu kaotik dünyanın insanları bencil. Bencilliğin olduğu yerde asla insanlar diğer insanların yaşama hakkını özgür bırakmazlar. Maalesef bu dünyada özgürlük tek kişiliktir, yaşamsa çok kişilik.
