Bir kenti kendisi yapan, o kentin kendi iç sesidir. O kentin doğal halidir, sıradan zamanlardaki halidir. O kenti kalabalıklar sarmışsa, lokantaların ve kafelerin önünde kuyruklar varsa, o kentin duvarlarının ve evlerinin kokusundan fazla insan kokusu duyuyorsanız orası kuşatma altındadır. Ve orada yaşadığınız kendi biyolojik ihtiyaçlarınızdan başka bir şey değildir. Size sorduklarında “ne yaşadınız?” diye, aklınıza kendinizi bile yaşayamadığınız gelir, kenti ise yalnızca “yığınlar ve kalabalıklar” hatta ter kokularıyla tanımlarsınız.
Orhan Veli’nin şiirinde şöyle bir bölüm vardı; “Öyle bir havada gel ki vazgeçmek mümkün olmasın”. Eğer bir kenti, bir yeri gerçek anlamda yaşamak istiyorsanız, oraya doğru zamanda gideceksiniz. Kimi kentler güneşte, kimi kentler yağmurda, kimi kentler sessiz, kimi kentler ışıklar altında güzeldir. Bir kentte ne kadar amaçsız kalabalık varsa, o kent o an entübe edilmiş, makineye bağlı olarak yaşıyor demektir. Oysa ki bir yeri bulutlar güzelleştirir, sırtınızla yaslanabileceğiniz duvarları güzelleştirir, evlerinden yükselen çay kokusu güzelleştirir, orada yaşayan insanların yüzlerindeki kıvrımlar güzelleştirir.
Eğer bir kenti daha iyi anlayabilmek istiyorsanız, o kentte yaşayan insanlarla konuşabilmelisiniz. Onlara o kentin akşamlarını, sabahlarını sormalısınız. Pazar günlerinde ne yaptıklarını sormalısınız. Öğleyin nerde yemek yediklerini, yirmi sene önce neler yaptıklarını, nerede çay içtiklerini, çocukların nerede oynadıklarını sormalısınız. O kentteki insanların yüzlerine dikkatli bakmalısınız, yüzlerindeki kıvrımları anlamlandırmalısınız. Ayakkabı boyacılarıyla konuşmalı, bir berberde sakal traşı olmalı, bir kahvehanede çay içmelisiniz. Orada alışveriş yapmalı, yaparken pazarlık yapmalı, satıcı ile konuşmalısınız. O kentin sokaklarında kaybolmalı, yolunuzu Google Haritalar’la değil birilerine sora sora bulmalısınız. Bir kentin ara sokaklarını sabaha karşı gezmeli, kedilerle ve köpeklerle konuşmalı, evlerin kapılarına bakmalı, sokaklarındaki taşlara ayak izinizi bırakmalısınız. Güneşin doğuşunu görebileceğiniz yüksek bir yere çıkmalı, kentte güneşin bıraktığı izleri anlamaya çalışmalısınız. Kentin kokusunu sabahın yeliyle ciğerlerinize çekmelisiniz, renkleri güneşin renkleriyle tanımlamalısınız.
Doğal olmayan şeyler, insanın ömrünü kısaltır. İnsanları sevmek bir kenti sevmekle başlar. Kalabalıkların arasında insanlar umut etmeyi bile unutur. Yürüdüğünüz caddenin bir sağında bir solunda yoğunluk artar ve siz o sürülere takılıp gidersiniz. Eğer umut etmek istiyorsanız, bir kentte ne zaman, nerede olmanız gerekli olduğunuzu bilmeniz gereklidir. Çünkü bu dünyada yaşamak demek bize yaşatılanların ne olduğudur. Çünkü bu dünyada her şey tuzaktır bize. Eğer umut etmek istiyorsak, eğer yaşamak istiyorsak kollarımızla sarmalıyız bir kentin gövdesini. Umut etmek sevmek demektir, sevmek ise dokunmak demektir o kente.
