Kalabalıklar, masalar, yığınlar... İnsanlar çoğaldıkça, uğultular artıyor ve bu uğultu gerçek sesleri bastırıyor. İnsanlar iştahla, şehvetle konuşuyor. Herkes herkese kendini anlatıyor. Kimsenin kimseyi dinlemeye zamanı yok, kimsenin kimseye bir es verme imkanı yok. Ben var ya ben, benim çocuğum var ya, evimdeki mobilyalar var ya, arabamın modeli var ya... Saçlarımın kimyası, yüzüklerimin simyası, tırnaklarımın boyası. Yaşamlarımıza kendimizi yazmışız, kendimiz anlatıyoruz, kendimiz dinliyoruz. Kimselerin zamanı yok kimseleri duymaya.
Kafeler çoğalıyor, parklar çoğalıyor, sokaklar çoğalıyor, caddeler taşıyor. Yığınlar bir işgal başlatmışlar. Yığınlar birbirine baka baka kararıyor. Kendine kendini anlatıyor yığınlar. Herkes başkasının yüzünde kendi yüzünü görüyor. Kimseler soru sormuyor kendine, kimseler düşlerinin ardına koşmuyor. Konuşuyor konuşuyor, takılıp kaldığı bataklığın çamurunda konuşuyor.
Eskiden yunus balıkları geçerdi kentin açıklarından, balıkçılar ağları boş dönmezdi. Karadeniz türküleriyle seher yeline teslim olan sabahın sessizliği bozulurdu. Kimyasını bozdular bünyemizin, kulaklarımızı kirlettiler korna sesleriyle, bizi esir ettiler sahte suretlere, umudumuzu kırdılar.
Göğermiş çimenlerin çocuklarıydık biz, buğday başakları gibi salınırdık rüzgarda, su kanallarında yüzümüzü ıslatıp, ağaçlardan zerdali toplayıp karnımızı doyururduk. Midye kabuklarıyla kolye yapardık, yosun kokulu denizlerde yüzen bal kabağı gibiydik ve suya hiç batmazdık.
Hangi yanımızı körelttiler bizim, hangi kimliğimizi çamaşır mandallarıyla ipe astılar? Koyun koyuna yatardık kan çiçeklerinin arasında, benekli alabalıkların yüzdüğü derede yıkanırdık ve tütsü kokan saman alevlerinin arasında birbirimizin gözlerine bakardık.
Ah ahh, uğultular artıyor, uğultular kulakları sağır ediyor. Ve kentler uğultularla boğuluyor. Öldürüyor kentler kendini. Kendi katilini yaratıyor kentler. Ki kentler de ölüyor, kuşlar gibi ve gazete ilanları ile aranıyor katiller.