• 0537 331 9315
  • ganitabordohaber@gmail.com
Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor
  • HABER
  • KÜLTÜR & SANAT
  • YAZARLAR
  • SÖYLEŞİ
  • MİZAH
  • TURİZM
  • TARİH
  • SPOR
  • BELGESEL
  • İLETİŞİM
ANADOLU

ANADOLU

Özer İSKENDER 04 May 2026

Popüler şarkılarımıza bakıyoruz; bir çoğu ya Arap şarkılarından ya da başka yabancı pop şarkılarından çalıntı. TV'leri kuşatan dizilerimize bakıyoruz; yabancı dizi senaryolarından esinlenme veya çalıntı. Yeni dönem kitaplarımıza bakıyoruz; çaktırmadan başka kitaplardan alıntı. Üniversite tezlerimize bakıyoruz; içerisi bir çok intihallerle dolu. Popüler kültürü dışarıdan alıyoruz, modayı bir kukla gibi yaşamımıza katıyoruz, bilmediklerimizi biliyormuşuz gibi yapıyoruz…

Oysa ki bu topraklar; Mezapotamya, Asya, Avrupa, Akdeniz ve hepsinin orjini. Kadim bir kültürün bileşkesi; yani Anadolu. Savaşların, sanatın, ayrılıkların, kavuşmanın, aşkların, bilimin yani insanlığın en insan yüzü. Bu topraklarda tüm dünyaya yetecek kadar malzeme var. Ve bizler bilmiyoruz bu malzemelerin varlığını. Güneşin doğudan doğduğunu bile unutuyoruz.

Neşet Ertaş, ahiri ile batını olan sevdasının peşine bu topraklarda düştü. Yunus Emre bu topraklarda hamdı, pişti, yandı. Karacaoğlan bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm derken ayakları bu topraklara basıyordu. Aşık Veysel' in sadık yari bu kara topraklardı. Pir Sultan Abdal doğru bildiği yoldan bu topraklarda dönmedi. Köroğlu mertliği bu topraklarda bildi, Dadaloğlu ferman padişahınsa dağlar bizimdir dedi. Mevlana'dan hoşgörüyü öğrendik, Itri'den derinliği. Nazım Hikmet umudu ve direnci anlattı, Yaşar Kemal Anadolu'nun içselliğini. Aslında anlatmakla bitmez bu süreç. Yüzlerce ve binlerce ozanlar, aşıklar, bilge insanların bu topraklarda izi vardır. Geride bıraktıkları ayak izlerinden tanırız onları, kulağımıza fısıldayan rüzgarın sesinden…

Müthiş bir kavramsal biçim var Anadolu 'da, müthiş ötesi bir derinlik. Nedendir öyleyse başka yerlerde aramamız yaşamın anlamını? Avuçlarımızla güneşin ışığını kapatmaya çalışmamız, kötü bir hastalığa kapılmış gibi yapmamız nedendir? Kendisini bilmeyen insanların başkalarından alabilecekleri hiç bir şey yoktur. Ve bu ülkede yaşayan ve sanatla, bilimle, kültürle vs. uğraşan insanların üretme kabızlığı hastalığından kurtulmaları için düşünsel dünyalarını, gözlerini Anadolu’ya çevirmeleri yeterlidir. Önce kendine yetmesini öğreneceksin, sonra algını Evren'le birleştireceksin. Bir sanat eserinin veya bir olgunun Evrensel kriterlere sahip olabilmesi için önce kendi topraklarını orjin alması gereklidir. Önce Anadolu diyebileceksin, sonra sınırların olmadığı bir dünyaya özlem duyacaksın. Anadolu bizsek, Anadolu sizdir. Anadolu, dünyadır... Yaşamın aranan tüm gizlerinin cevabı Anadolu'dur…

OSMAN ÖZBİLEN, ADNAN ÖZBİLEN VE GANİTA

OSMAN ÖZBİLEN, ADNAN ÖZBİLEN VE GANİTA

Özer İSKENDER 27 Nisan 2026

Ganita’nın aksi ama yüreği yufka gibi olan Mehmet Salih Özbilen’in iki erkek çocuğundan biriydi. Diğeri Adnan Özbilen’di. Bir de kızkardeşleri vardı. Adnan Abi ters birisiydi; bu özelliği ile babasına benzerdi. Ganita, Trabzon’da özellikle Yaz aylarında en popüler mekandı. Ganita’da yazın zaman çok hızlı akardı. Tam akşam vakti, güneş batarken romantizm olsun diye Adnan Abi’ye Alpay’ın kasetini çal derdik, o Bülent Ersoy çalardı. Sırf bize gıcıklık olsun diye bunu yapardı. Sonra da bize bakıp kahkaha atardı, biz de sinir olurduk. Biraz sonra rahmetli Osman Abi çaktırmadan kasetçalara Alpay’ı koyardı, keyfimiz yerine gelirdi…

Adnan Abi’nin kalbinin de temiz olduğunu bilirdik ama dedim ya söylenen her şeyin tersini yapmak gibi bir özelliği vardı. Osman Abi ise çok uyumlu, iletişim kurmasını bilen ve bizleri daha iyi anlayan birisiydi. Bu arada öyle bir anlatıyorum ki sanki bizler Ganita’nın bir parçasıyız gibi bir duygu sizlere geçmiş olabilir. Ama öyleydi zaten. Bizler Ganita’nın bir parçası gibiydik. Okul dışında bütün zamanımızı orada geçiriyorduk. Okuyor, yazıyor, çiziyor, tartışıyor, geliş yoluna bakıyorduk. Bugün kendime farklı bir anlam yükleyebilmişsem, bunun en büyük nedeni Ganita’dır. Orada yaşanılan olaylar, yaşadığımız süreç ve atmosferdir. Beklemeyi bile orada öğrendiğimi söyleyebilirim.

Ganita’yı bizler sisli, puslu  ve soğuk havalarda daha çok severdik. İlk yapılan kapalı mekanın ortasında koca bir soba vardı. Üşüyünce sobanın  etrafında otururduk. Bazen üzerinde fındık veya kestane kızarttığımız olurdu. Adnan Abi sobanın etrafında oturmamızı çok istemezdi ama Osman Abi oturmamıza izin verirdi. Düşünün koca bir soba, etrafında üniversite öğrencileri ve tiyatro, sinema, şiir, siyaset vs. konuşuyorlar. Ve bu sohbetlere Mehmet Salih Amca’nın tavşan kanı çayı eşlik ediyor. Şimdiki gençlerin sanal ortamda yaşadığı ruh ikilemlerini düşününce, çok ilginç geliyor değil mi?

Osman Abi farklı bir insandı, ayrıca iyi futbol oynardı. O dönemde kendi aramızda esprili futbol turnuvaları düzenlerdik ve Osman Abi o turnuvaların vazgeçilmeziydi. Dedim ya Osman Abi sosyal bir insandı. Zaman zaman coşar, hadi Dalyan Çay Bahçesi’ne gidelim derdi. Orada bizlere bira ısmarlar, dertleşirdi. Kendilerine rakip olan bir yere gitmekten hiç gocunmazdı.

Yaz mevsimi geldiği zaman, bizler biraz feleğimizi şaşırırdık. Ganita çok kalabalık olurdu. Hatta oturacak masa bulmakta zorlanırdık. Ganita’yı kendimize ait bir mekan olarak gördüğümüz için bir masaya oturduğumuzda uzun süre kalırdık orada. Ancak bu kez oradaki garsonların kazancını azaltıyormuşuz gibi bir hisse kapılırdık. Çünkü bizler her zaman olduğu gibi çay içerdik , oysa ki yaz müşterileri meşrubatlar, tatlılar, yiyecekler isterdi. Osman Abi bu durumu anlar, yeni garsonlara bizle ilgili talimatları verirdi. O durumda kendimizi özel ve önemli hissederdik.

Osman Abi’yi 1999’da kaybettik. Ardından 2004’te Mehmet Salih Amca’yı kaybettik. Ganita’da bir değişimin, dönüşümün başladığı yıllardı. Ganita aynı Ganita idi. Ancak çok şeyler eksilmişti.Ama Tombul Kaya aynı yerindeydi, güneş yine aynı yerden batıyor ve hâlâ daha Mehmet Salih Amca’nın çayını içmeye devam ediyoruz. Artık Osman Abi ve Mehmet Salih Amca’dan geriye Adnan Abi kalmıştı. Aileyi ve Ganita’yı o ayakta tutmaya çalışıyor ve çayı o demliyor. Adnan Abi artık eskisi gibi değil. Artık yorgun bir savaşçı gibi ailesi için  ve Ganita için mücadele etmek yormuş onu. Çünkü tüm ailenin yükü sırtında. Bizlerinse Ganita sevgisi hep yaşadıklarımızda kalıyor. Başucumuzda önemli bir iz olarak kalıyor ve hala Ganita’ya gittiğimizde nefes aldığımızı hissediyoruz. Ruhun şad olsun Mehmet Salih Amca, ruhun şad olsun Osman Abi, uzun ömürler diliyoruz Adnan Abi…

GANZİLİS

GANZİLİS

Özer İSKENDER 20 Nisan 2026

 

Ganzilis nedir bilir misiniz? Karadenizli olmayanların çoğu bilmez ne olduğunu. Doğu Karadeniz Bölgesi’nin en önemli geçim kaynağıydı fındık. İnsanlar düğünlerini, alışverişlerini, ihtiyaçlarını daha doğrusu yaşamla ilgili bir çok şeyini fındığa, fındıktan gelecek gelire bağlamışlardı. Eğer don vurup, fındık az ürün verirse düğünler ertelenir, yeni yatırımlar yapılmaz ve bir yılın nasıl dolacağı kara kara düşünülürdü. Fındık iyi ürün verirse, herkesin yüzü gülerdi, hane halkı için rutinin dışında harcamalar bile yapılabilirdi. Yani yaşam bir nevi fındığa endeksliydi -ki büyüklerimizin fındığa hâlâ daha kutsanmış bir olgu gibi bakması bundan kaynaklıdır-.

Peki ganzilis neydi? Ganzilis, fındık toplandıktan sonra, fındık bahçelerinin herkese özgür bırakılma halidir. Fındık toplandıktan sonra, insanlar ellerinde poşetlerle kendilerine ait olmayan fındık bahçelerinde yere düşen, dalında unutulan fındıkları toplarlardı. Bu bir nevi hak olan bir gelenekti. Belki de dayanışmanın farklı bir örneğiydi. Fındık bahçesi olmayanlar, bilhassa çocuklar fındık bahçelerinde ganzilis yaparak çeşitli ihtiyaçlarını giderirlerdi. Ayrıca bu durum çocuklar için bir yarışma haline gelirdi. Çocuklar topladıkları fındıklarla okul ihtiyaçlarını, kıyafet ihtiyaçlarını görürlerdi. Ekonomik durumu iyi olmayan büyükler ise ganzilis sayesinde evlerine ekmek getirebilirlerdi. Nasıl güzel ve yaratıcı bir gelenekti, toplumsal dayanışmanın nasıl güzel örneğiydi…

Geldiğimiz noktada; artık fındık ile ilgili güzel olan ne varsa kayboluyor. Fındık artık para etmiyor. Daha doğrusu yapılan masrafları karşılamıyor. Büyüklerimiz konu komşuya ayıp olmasın diye fındıklarını topluyor. Gençlerimizin ise fındık hiç umurunda değil. Yani babadan oğula geçen fındık geleneği artık geçecek oğul, kız bulamıyor. Ve süreç içinde artık fındıkla ilgili kültleşmiş bir kültürün yok olacağını görmek işten bile değil. Fındık toplanmayacak, fındık bahçeleri yok edilecek, belki de fındık bahçelerinin içi koca koca binalarla doldurulacak. Ki doldurulmuyor mu? Ve Ganzilis dediğimiz dayanışma kültürü, belki de yalnızca kitaplar içinde anlatılan bir olgu olarak kalacak.

Fındık konusundan yaşam pratiğine dönersek; zaten dünya bize ganzilis yaptırmıyor mu? Birileri bahçelerimizde ki her şeyi topluyor, kendine hak kılıyor. Bizlere ise kendi bahçemizde ganzilis yapmak düşüyor. Bizlere bir sus payı veriyorlar ya da susturuyorlar; birileri ise zevkten çığlık atıyor. Ah benim geçmişinden gelen güzellikleri ruhuna ekleyemeyen yeni bakış açım! Güzellikleri öldüre öldüre yeni bir dünya mı kuracağınızı sanıyorsunuz? İnsanlığı bizlere unutturup, umuda ganzilis mi yaptıracaksınız? Değerli olan ne varsa yok edip, kağıttan bulutlar mı yapacaksınız? Kimi, neyi kandıracaksınız? Yeni Dünya Düzeni kurdum deyip insanlığı insansızlığa mı mahkum edeceksiniz? Sevmek bir ömür sürer ya, siz bir ömrü mü yok edeceksiniz?

Bize sevgiyi ganzilis yaptırıyorsunuz, insanlığı, adaleti, umudu... Bize bizi ganzilis yaptırıyorsunuz. Sol yanımızda atan yüreğimizin ritmini bile siz belirliyorsunuz. Tüm öğretileri yok ettiniz, günü geceye uluyorsunuz... Yürüdüğümüz yollara tuzak kurdunuz ve kahkaha atmak için düşmemizi bekliyorsunuz.

Geçmişten bugüne taşıyabildiğimiz ne varsa sarılalım onlara, cumbalı evlere sarılalım, taşlarının arasına ayakkabımızın topuğu girdiği yollara sarılalım, hâlâ daha kesilmemiş ne kadar ağaç varsa onlara sarılalım, mahallemizin kedisine, köpeğine sarılalım.  Dünden bugüne taşıyabildiğimiz ne kadar sancı varsa onları taşıyalım. Onlar bize kendi bahçemizde ganzilis yaptırmak istiyorsa, biz onların bilmediği tüm bahçelerde ganzilis yapalım. Onlar dünü unutturmak istiyorsa, bizler bugünün öyküsünü dünle yazalım. Ve bilsinler ki bizler hâlâ daha fındık bahçelerinde ganzilis yapan çocuklarız…

BEKLEMEK GÜNEŞ’İ

BEKLEMEK GÜNEŞ’İ

Özer İSKENDER 12 Nisan 2026

Aslanı kafese kapatırsanız, kafes onun dünyası olur. Denize açılan kayık, patlayan fırtınaya kadar yol alır. Eğer bir yerde demiryolu yoksa tren de yoktur. Tarih ise kafesten kaçmaya çalışan aslanı, fırtınaya yol alan kayığı yazar. Tren yollarını yapan insanları yazar.

Bazen bir kişi bile o kadar çok şey değiştirebilir ki... Bodrum’a büyük bir anlam bırakan Halikarnas Balıkçısı’nı düşünün veya Kapadokya’da tarihi dokunun yok olmasını ilk engelleyen insanları düşünün... Muzaffer Sarısözen, Halk Müziği’ni külliyat sayılabilecek bir kütüphane haline getirmedi mi? Ahmed Arif, tek bir kitap yazdı ve o kitapla kült olmadı mı? En önemlisini söylüyorum; Mustafa Kemal Atatürk, bir ülkeyi, yeni bir düşünsel dünyayı yoktan var etmedi mi?

Çok bilindik bir atasözü vardır; “başlamak, bitirmenin yarısıdır”. Tarih başlayan insanları yazmıştır. Çünkü başlayan insanlar bitirmişlerdir, en azından bitirdikleri veya bitirilmesine neden oldukları şeyler vardır. Örneğin; Klasik Müzik bestecisi Paganini, kemanıyla farklı bir teknik uygulamıştır. Ancak ondan sonra gelen besteciler ve icracılar onun tekniğini çok farklı noktalara taşımışlardır. Ama başlayan, başlatan Paganini olmuştur. Yani diyeceğim o ki düşünen, üreten, sorgulayan, cesaretli olan, oluşturdukları düşünsel dünyayı eyleme sokan insanlar kazanan, kazandıran ve değiştiren insanlardır.

Bizlerin aslan olması çok önemli değil. Eğer kendi düşünsel dünyamıza kafes yaratıyorsak, kendi kısır döngülerimize tutkuluyuz demektir. Kendine, başkalarına mahkum olmuş insanlardan farklı şeyler beklemek hayalcilik olur.   O insanların yapabilecekleri en önemli şey tribünlere oynamak, gürültü çıkarmak ve “ben ben” diye haykırmaktır. Düşünsel dünyaları kafes içinde olduğundan dolayı aslında kendilerine bile faydaları yoktur. Yalnızca bir insanın yaşaması için gerekli olan biyolojik ihtiyaçlarını giderirler. Buna yaşamak denirse…

Şimdi görüyorum ki bir umut var. Görüyorum ki yeni insanlar düşünsel dünyalarının kafeslerini açmışlar. Mevlana’nın vurguladığı gibi yeni şeyler söylemek isteyen insanların sayısı artmış. Fırtınaya yelken açan kayıklar görüyoruz denizde. Söyleyecek sözü olan insanlar görüyoruz. Gökyüzüne bakan, denizin tuzlu kokusunu içine çeken, türkü söyleyen insanlar görüyoruz. Ve biliyoruz ki kimse süreci sırtına yük saymıyor. Ve safralarını ata ata yürüyor Güneş’in doğduğu yöne doğru.

Ne mutlu ne mutlu ne mutlu

Bulutların gölgesinde

Güneş’i bekleyen insanlar var…

BİR KENTİ ANLAMAK

BİR KENTİ ANLAMAK

Özer İSKENDER 06 Nisan 2026

Bir kenti kendisi yapan, o kentin kendi iç sesidir. O kentin doğal halidir, sıradan zamanlardaki halidir. O kenti kalabalıklar sarmışsa, lokantaların ve kafelerin önünde kuyruklar varsa, o kentin duvarlarının ve evlerinin kokusundan fazla insan kokusu duyuyorsanız orası kuşatma altındadır. Ve orada yaşadığınız kendi biyolojik ihtiyaçlarınızdan başka bir şey değildir. Size sorduklarında “ne yaşadınız?” diye, aklınıza kendinizi bile yaşayamadığınız gelir, kenti ise yalnızca “yığınlar ve kalabalıklar” hatta ter kokularıyla tanımlarsınız.

Orhan Veli’nin şiirinde şöyle bir bölüm vardı; “Öyle bir havada gel ki vazgeçmek mümkün olmasın”. Eğer bir kenti, bir yeri gerçek anlamda yaşamak istiyorsanız, oraya doğru zamanda gideceksiniz. Kimi kentler güneşte, kimi kentler yağmurda, kimi kentler sessiz, kimi kentler ışıklar altında güzeldir. Bir kentte ne kadar amaçsız kalabalık varsa, o kent o an entübe edilmiş, makineye bağlı olarak yaşıyor demektir. Oysa ki bir yeri bulutlar güzelleştirir, sırtınızla yaslanabileceğiniz duvarları güzelleştirir, evlerinden yükselen çay kokusu güzelleştirir, orada yaşayan insanların yüzlerindeki kıvrımlar güzelleştirir.

Eğer bir kenti daha iyi anlayabilmek istiyorsanız, o kentte yaşayan insanlarla konuşabilmelisiniz. Onlara o kentin akşamlarını, sabahlarını sormalısınız. Pazar günlerinde ne yaptıklarını sormalısınız. Öğleyin nerde yemek yediklerini, yirmi sene önce neler yaptıklarını, nerede çay içtiklerini, çocukların nerede oynadıklarını sormalısınız. O kentteki insanların yüzlerine dikkatli bakmalısınız, yüzlerindeki kıvrımları anlamlandırmalısınız. Ayakkabı boyacılarıyla konuşmalı, bir berberde sakal traşı olmalı, bir kahvehanede çay içmelisiniz. Orada alışveriş yapmalı, yaparken pazarlık yapmalı, satıcı ile konuşmalısınız. O kentin sokaklarında kaybolmalı, yolunuzu Google Haritalar’la değil  birilerine sora sora bulmalısınız. Bir kentin ara sokaklarını sabaha karşı gezmeli, kedilerle ve köpeklerle konuşmalı, evlerin kapılarına bakmalı, sokaklarındaki taşlara ayak izinizi bırakmalısınız. Güneşin doğuşunu görebileceğiniz yüksek bir yere çıkmalı, kentte güneşin bıraktığı izleri anlamaya çalışmalısınız. Kentin kokusunu sabahın yeliyle ciğerlerinize çekmelisiniz, renkleri güneşin renkleriyle tanımlamalısınız.

Doğal olmayan şeyler, insanın ömrünü kısaltır. İnsanları sevmek bir kenti sevmekle başlar. Kalabalıkların arasında insanlar umut etmeyi bile unutur. Yürüdüğünüz caddenin bir sağında bir solunda yoğunluk artar ve siz o sürülere takılıp gidersiniz. Eğer umut etmek istiyorsanız, bir kentte ne zaman, nerede olmanız gerekli olduğunuzu bilmeniz gereklidir. Çünkü bu dünyada yaşamak demek bize yaşatılanların ne olduğudur. Çünkü bu dünyada her şey tuzaktır bize. Eğer umut etmek istiyorsak, eğer yaşamak istiyorsak kollarımızla sarmalıyız  bir kentin gövdesini. Umut etmek sevmek demektir, sevmek ise dokunmak demektir o kente.

  1. ŞİMDİ RUHUNU ONARMA ZAMANI
  2. BAĞIRAN YALNIZLIK
  3. ÖZGÜRLÜK
  4. BİZ BİZE BENZERİZ

Sayfa 3 / 5

  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
© 2025 Ganita Bordo Haber . Tüm Hakları Saklıdır. Pruva Media
Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor
  • HABER
  • KÜLTÜR & SANAT
  • YAZARLAR
  • SÖYLEŞİ
  • MİZAH
  • TURİZM
  • TARİH
  • SPOR
  • BELGESEL
  • İLETİŞİM
  • 0537 331 9315
  • ganitabordohaber@gmail.com