• 0537 331 9315
  • ganitabordohaber@gmail.com
Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor
  • HABER
  • KÜLTÜR & SANAT
  • YAZARLAR
  • SÖYLEŞİ
  • MİZAH
  • TURİZM
  • TARİH
  • SPOR
  • BELGESEL
  • İLETİŞİM
ELEUSA (ŞEFKATLİ KUCAKLAYIŞ)

ELEUSA (ŞEFKATLİ KUCAKLAYIŞ)

Özer İSKENDER 24 Şubat 2026

 

Trabzon’un beş bin yıllık bir tarihe sahip olduğunu biliyoruz. Belki de dünyada kurulan en eski kentlerden (antik kent) birisidir Trabzon. Peki Trabzon coğrafik anlamda bulunduğu yere neden kurulmuştur?

Doğu Karadeniz Bölgesi’nin kuzeydoğusunu çepeçevre Kafkas Dağları sarmaktadır. Bu sıradağlar, yükseltisi yer yer beş bin metre olan dağlardır. Ve kuzeydoğudan gelen soğuk havayı bir duvar gibi karşılamakta ve Doğu Karadeniz Bölgesi için adeta bir mikroklima etkisi yaratmaktadır. Bu nedenle Doğu Karadeniz Bölgesi’nde batısına göre daha yumuşak bir iklim yaşanmaktadır. Ayrıca Trabzon kenti batısında Yoroz Burnu ile çevrilmiş bir koy içinde kalmaktadır. Bu nedenle Yoroz Burnu ile Arsin ilçesi arasında kalan bölge başka bir mikro klima etkisiyle Doğu Karadeniz kıyı şeridinde en az yağış alan ve en ılıman olan bölgedir. Hatta bu bölgede tarih sürecinde çok farklı zeytin türlerinin yetiştirildiği bilinmektedir.

Evliye Çelebi Trabzon’u anlatırken, bölgede beş farklı zeytin türünün yetiştiğine ve bu zeytinlerin çok lezzetli olduğuna; narenciye başta olmak üzere tatlı olan birçok meyve çeşidinin olduğuna vurgu yapmıştır. Ayrıca Trabzon ikliminin çok yumuşak olduğunun altını çizmiştir.

Trabzon kenti aslında doğudan, yani güneşin doğduğu yönden yükselen bir kenttir. Tarihi İpek Yolu’nu kullanan tüccarlar, liman kenti olarak Trabzon’u belirlemişlerdir. İran üzerinden develerle gelen ticari ürünler, Değirmendere üzerinden yani kentin doğusundan Kemeraltı’na, Moloz’a taşınmıştır. Ancak kentin doğu girişi ulaşım için çok problemli bir yer olmuştur ve Maşatlık’ta bulunan kayalarla çevrili dar bir geçitten kervanlar zorlanarak geçmişlerdir.

Maşatlık’ın altında çok parlak ve göz alıcı bir kaya varmış. Trabzon’a yaklaşan gemiler bu parlak kayayı gördüklerinde, Trabzon’a geldiklerini anlarlarmış. Yani kaya bir nevi doğal bir deniz feneri gibiymiş. Kayaya Eleusa deniliyormuş. “Şefkatli Kucaklayış” anlamına geliyormuş. Yani denizin kayayı şefkatli kucaklayışı. Aşağıda paylaştığım. Ancak kentin doğusundan sahil kısmından kente giriş imkansız olduğu için kaya kırılıyor ve yok ediliyor.  Aslında kayanın kara tarafı uzantısında gayrımüslüm mezarlıkları bulunmakta (Rum, Ermeni vs.) ve bu şefkatli dokunuş isminin Meryem’in Hz. İsa’ya kucağındayken şefkatli dokunuşundan geldiği söylenilmektedir.  Deniz de kayayı kucağına alarak, ona şefkatle dokunmaktadır. Bu nedenle kayaya Eleusa denilmiştir.

Trabzon, beş bin yıllık tarihi olan antik bir kent. Peki bizler bu tarihe sahip çıkmanın neresindeyiz? Yazık, çok yazık…

Not: Değerli Hocam, Mustafa Reşat Sümerkan’a verdiği bilgiler için teşekkür ederim.

BAŞARI VE KONSANTRASYON

BAŞARI VE KONSANTRASYON

Özer İSKENDER 16 Şubat 2026

Bir ip üzerinde gösteri için yürüyen cambazın, yürüyüş anında aklından neler geçiyordur? Acaba düşmekten mi korkuyordur veya ipin sonunun gelmesini mi bekliyordur, yoksa yaptığı işe mi konsantre oluyordur? Bence yaptığı işe konsantre oluyordur. Çünkü çok profesyonel bir işle uğraşıyor cambaz. En ufak bir hata işin başarısız olmasına yol açar. Altta koruyucu bir düzenek yoksa yapılan hata cambazın ölümüne bile neden olabilir. Cambaz büyük bir emekle ip üzerinde yürüyecek seviyeye gelmiştir. Ve emeğinin ancak ve ancak iyi bir konsantrasyon ile onu başarıya ulaştıracağını bilir. O nedenle her şeyi bir kenara bırakarak, yalnızca ip üzerinde yürümeye konsantre olur.

Yaşam içerisinde başarı veya başarısızlığın hikayesi cambazın hikayesi gibidir. Başarıyla ilgili birçok cümleler söylenmiştir. Eminim ki söylenen birçok cümlenin kendi içinde tutarlı bir açıklaması vardır. Çalışmak, bilgi almak, araştırmak, zaman ayırmak, sevmek vs. vs. başarının anahtarının olmazsa olmazlarındandır. Ancak bir şey yapmak için bir sonuca ulaşmak için yani başarmak için en önemli olgu konsantre olmaktır. Kendine inanmamış, yaptığı işin sonuna inanmamış, başladığı ve bittiği nokta arasındaki çizgiyi içselleştirmemiş bir insan birçok şeyi doğru yapsa bile sonuçta başarısızlık bekler onu.

Bazı şeyleri yarım yamalak söylemektense, hiç söylememek daha iyidir. Çünkü kurduğun cümlelerden kimse tatmin olmaz. Ve verilen cevaplar seni zora sokar. Ne söyleyeceğini bilemezsin. Orta yolu bulmaya çalışırsın ve inanmadığın şeyleri söyleyerek olayları geçiştirmek zorunda kalırsın. Sen ne değirmencisin ne de değirmene su taşıyan kişi. Sonra kurduğun; “Bizler un değirmenine çok su taşımışız ancak saçlarımızdaki beyazlar undan kaynaklı değildir” cümlesi yaptıklarınla örtüşmez. Çünkü sen, sen değilsin, net değilsin. Net olabilmek için yaptığınla ruhunun aynı olması gerekli.

İyi bir konsantrasyon için görmemesini, duymamasını öğrenmek gerekir. Yani klasik söylemle “üç maymun” deniliyor ya, sen “iki maymun” olacaksın. Görmeyeceksin, duymayacaksın ama bileceksin. Bilen insan en iyi konsantre olan insandır. Yaşamına algıda seçicilik tanımlamasını en iyi uyarlayabilen insandır. Tam da bu noktada biliyoruz ki insanlar yaşamlarındaki en büyük başarıları yaptıklarına en çok inandıkları, en çok konsantre oldukları zaman kazanmışlardır.

YALAN DÜNYA

YALAN DÜNYA

Özer İSKENDER 09 Şubat 2026

Yaşam gerçektir ama dünya yalandır. Yağmuru başında hissedersin, rüzgarı her yerinde. Bağıran birinin sesini duyarsın, susan birinin sessizliğini. Kazanma duygusuyla her yerde var olan insanları görürsün, cami avlusunda bir cenaze, yapraklarını döken ağaçlar. Kasabın önünde bekleyen köpekleri görürsün, balık tezgahlarına kümelenen kediler, hastane önünde bekleyen hasta yakınları. Hepsi gerçektir. Gördüğün, dokunduğun, duyduğun her şey gerçektir. Peki görmediklerin, duymadıkların, dokunmadıkların gerçek midir?

Yaşam gerçek bir süreç ile arka planda gerçekleşenler arasında akıp gidiyor. Sen bir cami avlusunda cenaze görüyorsun ama görmediğin bir cami avlusunda başka bir cenazeyi başkaları görüyor. Sen balıkçı tezgâhları arasında gezerken, başkaları meyve ve sebze halinde gezmeyi tercih ediyor. Yani senin gerçeğin ile başkalarının gerçeği örtüşmüyor. Ama varsa ama yaşanıyorsa hepsi gerçek. Hepsi dünyanın bir parçası.

Başkasının gerçeği senin için sanal bir şey olabilir. Senin gerçeğin ise başkasının sanalı olabilir. Ya da insanlar gerçek olmayan o kadar çok şeyler anlatırlar ki yaşamda gerçekler ile kurgular birbirine karışır. Ve biz insanlar o kadar çok gerçek olmayan şeylere inanırız ki. İnana inana olmayan şeyleri gerçek yaparız.

Sokaklarda yaşam ile nikahını kıymış insanlar yürürler. Herkes yaşaması gerekli gerçeği yaşar. Ama her yaşanan gerçek insanın elinde olmadan ona yaşatılan gerçektir. Veya insanlar yaşamak istediklerini değil de yaşamak zorunda olduklarını yaşarlar. Kaotik bir dünyada yaşıyoruz. Ve bu kaotik dünyanın insanları bencil. Bencilliğin olduğu yerde asla insanlar diğer insanların yaşama hakkını özgür bırakmazlar. Maalesef bu dünyada özgürlük tek kişiliktir, yaşamsa çok kişilik.

BEKLEMEK

BEKLEMEK

Özer İSKENDER 03 Şubat 2026

Günleri sayıyoruz durmadan. Hafta sonunu bekliyoruz, tatilin gelmesini bekliyoruz, yolun bitmesini bekliyoruz, doğum günlerini bekliyoruz, okulun bitmesini bekliyoruz, askerliğin bitmesini bekliyoruz, düğün gününü bekliyoruz, maçın başlamasını bekliyoruz, görüş gününü bekliyoruz, kavuşmayı bekliyoruz vs. vs. Saymakla, beklemekle geçiyor yaşamımız.

Aslında her şey başlıyor ve bitiyor. Arada geçen zamana yaşam diyoruz. Ve bu yaşam dediğimiz olgu beklemekle geçiyor. İşte beklemek kavramına bu kadar yoğun bir anlam yüklememiz bundandır. Kıyıda dalganın vurmasını bekleriz, buluta küsen Güneş’in çıkmasını bekleriz, kurduğumuz cümlelerin yerini bulmasını bekleriz.

Dikenli yollarda yürümek deyimi var ya yolların bitmesini bekleriz. Uzar geceler, uzar acılar; sabah sıcak bir çay eşliğinde ekmeğimizi bala banacağımız sabahları bekleriz. Bir donukluk sarar etrafı, bir suskunluk. Suskunluğu bozacak gülmeleri bekleriz. Gülmelerden cesaret alıp sevmeyi bekleriz.

Bir sürgüne gidecektir kaybedenler. Ve kaybedenlerin öyküsü zaman yazar. Zamanın bitmesini bekleriz. Ateşlerde yanarken bir avuç su verecek birisini bekleriz. Bebek süt için memeyi bekler, sabahı edememiş terli alınlar seher yelini. Bir ağıt eşlik eder seher yeline, saba makamında ezan okunur, ağaçların hışırtısına bir kedi miyavlaması karışır. Terminalden bir otobüs kalkar, gidenleri beklemek yaralanmış bir yüreğin suskunluğudur. Beklemek mistik bir ayin gibidir; sessiz ve suskun. Her zaman en kötüsü düşünülür. Gidenler gelmeyecek gibi beklersin. Bir şiir sarar yaranı, bir türkü.

Bir kent beklenenler gelmese terkedilmiştir. Sokaklarında sararmış yapraklar dolaşır, evlerin pencereleri örtük. Denizden esen iyotlu rüzgar kokusu kimsesiz. Beklemek susuz bir yaz mevsiminde tuzlu su içmek gibidir. İçtikçe kanatan, içtikçe yakan. Sonra bir kentin terkedilmiş olduğunu bekleyenlerin çokluğundan anlarsın.

Beklemek bir ömürdür.

NERİMAN

NERİMAN

Özer İSKENDER 28 Ocak 2026

İkinci Dünya Savaşı’nda milyonlarca insan hayatını kaybetmiş, milyonlarca insan evsiz yurtsuz kalmış, milyonlarca insan işinden gücünden olmuştu. Türkiye savaşa katılmamış ama etkilerini tam ciğerine kadar hissetmişti. Açlık, yoksulluk, hastalık insanların yaşamlarını alt üst ediyordu. Aileler dağılıyor, insanlar başka yerlere göçe hazırlanıyor, sınıf ayrımı daha belirgin hale geliyordu. Dünyanın yeniden İmar edilmesi, yaralarının onarılması gerekti. Böylesine bir süreçti ve yaşanılması gerekli acılar yaşanılacaktı. İşte 1940’lı yılların sonunda yaşanılan hazin bir öyküden bahsedeceğim; teyzemin öyküsünden.

Aslında bir teyzemin var olduğunu yıllar sonra öğrenmiştim. O an üzerinde fazla durmamıştım. Daha sonra negatif bir fotoğraf tab edilip onun sekiz yaşındaki halini, yüzündeki ifadeyi görünce süreci sorgulama ihtiyacı duydum. Anneannem genç yaşında ölmüştü. Geride dördü erkek, ikisi kız altı, çocuk bırakmıştı. Fotoğraftaki kız (Neriman) en küçükleriydi. Klasik bir feodal davranış şekli gösteren dedem, hemen yeni birisiyle evlenmişti. Neriman ortada kalmıştı. Dedem onu yanına almak istememişti. Diğer kardeşlerin ise Neriman’ın bakımını üstlenecek olanakları yoktu. Dayılarımdan bir tanesi askerdeydi. Diğer iki dayımda verem hastalığı vardı. Durumu uygun olan en büyük dayım ise Neriman’ı yanına almamıştı. Sanırım eşi Neriman’ı istememiş olabilirdi. Sanırım diyorum, çünkü emin değilim.

Dedem Neriman’ı bir komşu kadına(akraba) bırakmıştı. Kadın Neriman’ı bakmayı kabul etmişti; nasıl kabul ettiyse ilginçti. Belki de dedem ona para vermeyi vadetmiş olabilirdi. Aslında dedemi bu yüzden affetmemem gerekliydi. Neriman’ı tavan arasına yerleştirmiştiler. Türk filmlerinde olur ya, aynen öyle. Soba yok, pencere yok, fareler cirit atıyor. Acaba teyzem o çocuk haliyle neler yaşamıştı tavan arasında? Hangi çocukluğunu öldürmüştü, hangi saflığını o tavan arasına gömmüştü? O aile içerisinde kendini hangi konumda hissetmişti? Yalnızlığın bir tanımı olacaksa eğer, en güzel Neriman’ın hali tanımlıyordu bunu. Belki de mısır koçanıyla doyuruyordu karnını, belki de salçasız çorbayla. Ona bağırmışlar mıdır, dövmüşler midir bilmiyorum. Sonra yoksulluk, yoksunluk, hiçlik meyvesini vermişti Neriman’ın bünyesinde. Menenjit hastalığına yakalanmıştı. O yıllarda verem, menenjit çok yaygındı. Zayıf ve güçsüz bünyeler hemen teslim oluyordu bu hastalıklara. Neriman’ı hastaneye yatırdılar. Belki de en mutlu günleri hastanede geçmiştir. Çünkü yemeğini yediren, onunla ilgilenen birileri vardı. Halüsinasyonlar görüyordu hastalığının etkisiyle. Hastanede her gün onu bakmaya gelen ablasına; “Abla üzülme, annem her gün başucumda duruyor” demişti. Oysaki annesi yaşamıyordu. Bilinçaltına yerleşen annesizlik olgusu, halüsinasyonlarla bu şekilde kendini gösteriyordu. Daha fazla yaşayamadı. 1949 yılının soğuk bir Kış gecesi, Neriman annesine kavuştu. Geride sorgulanması gerekli bir düzen, sorumsuz bir baba ve bir aile bırakarak. Askerden dönen ve öldüğünü öğrenen abisi ardından şöyle bir şiir yazmıştı:

 

Yüzünde al kan,

Melekler meleği bahtsız Neriman

Küçükken hayatı oldu zindan

Annesiz babasız kuzu melerken

Acı mukadderat derdi

Ecel onu şimdi toprağa verdi

Mezarının başında kuşlar hazin hazin öterken..

 

O bir gece ayva yedi

“Abi sen yeme acıdır” dedi

En sonunda kara topraklara

Hüzünle dolu bağrını verdi..

 

Türkiye sisli, puslu bir dönemden geçmişti. Ve birçok hayat, başka başka yönlere savrulmuştu. Geride yoksulluk, yoksunluk, ölüm ve acı bırakarak. Ve böyle bir düzlemin temelleriyle bugünlere gelmiştik. Bir yanımızın eksik kalması belki de hep bundandır.

Evet, benim bir teyzem varmış. 1949 yılında on yaşındayken ölmüş. Geride kimbilir neleri bırakarak. Şimdi fotoğrafına bakıyorum. Ne kadar masum, ne kadar mütebessim. Acaba bana benziyor mu? Sanki burnumuz, kaşlarımız, gözlerimiz aynı. Sanki aynı ürkeklikle bakıyoruz dünyaya. Belki de benzerlik bulmak için zorluyorum kendimi. Benim bir teyzem varmış adı Neriman. Benim bilmediğim. Sizin hiç teyzenizi bilmediğiniz oldu mu?

  1. DÜNYA DEĞİŞİYOR, BİZ DAHA HIZLI DEĞİŞİYORUZ
  2. BAZEN UMUT
  3. YILLAR GEÇİYOR
  4. BİR SABAH, BİR KENT

Sayfa 4 / 5

  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
© 2025 Ganita Bordo Haber . Tüm Hakları Saklıdır. Pruva Media
Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor
  • HABER
  • KÜLTÜR & SANAT
  • YAZARLAR
  • SÖYLEŞİ
  • MİZAH
  • TURİZM
  • TARİH
  • SPOR
  • BELGESEL
  • İLETİŞİM
  • 0537 331 9315
  • ganitabordohaber@gmail.com