• 0537 331 9315
  • ganitabordohaber@gmail.com
Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor
  • HABER
  • KÜLTÜR & SANAT
  • YAZARLAR
  • SÖYLEŞİ
  • MİZAH
  • TURİZM
  • TARİH
  • SPOR
  • BELGESEL
  • İLETİŞİM
YILLAR GEÇİYOR

YILLAR GEÇİYOR

Özer İSKENDER 05 Ocak 2026

Yıllar geçiyor, yılların rakamları değişiyor. Teselli cümlesi vardır ya; “yaş alıyoruz”, gerçeği ise yaşlanmış olmamız. Tecrübeleriniz artıyor, kabullenmeleriniz artıyor, emek harcadığınız insanların sizi sırtından vurmasına bile yaşamla ilgili olumlu bir anlam yüklemeye çalışıyorsunuz. Daha az sinirleniyorsunuz, daha çok hoşgörülü oluyorsunuz, daha kabullenici bir perspektiften bakıyorsunuz. Çünkü biliyorsunuz ki insanları değiştirmek, insanlara bir iz bırakabilmek bir ömür sürüyor. “Değmez” demiyorsunuz ama eski gücünüz olmuyor ve yapacaklarınızın bir işe yaramayacağını kavramış oluyorsunuz.

Dünyada yüzyıllar boyu savaşlar oldu. Dünyanın haritası yüzlerce defa değişti. Din kavgaları oldu, mezhep kavgaları oldu, toprak kavgaları oldu. Ego yüzünden, güç yüzünden insanlar savaştılar, insanlar birbirlerini öldürdüler. Ve insanlık tarihi böyle bir süreç ile yazıldı. Sonra anladık ki insanların oluşturduğu her platformda bir güç, ego savaşı var. Ve yine anladık ki insanlar asla sorunsuz bir platform istemiyor. Eğer bir yerde birden çok insan varsa, o yerde mutlaka bir kaos oluyor. Daha doğrusu kaostan beslenen insanlar mutlaka oluyor.

Düşünen, üreten insanların aslında kaosa pek vakti olmuyor. O nedenle kaval çalan çoban, tarlada çalışan köylü, denize açılan balıkçı, şiir yazan şair, daha doğrusu yaşama düşünsel ve fiziksel iz bırakan herkes çok değerlidir. İnsan olabilmenin temel tanımıdır düşünsel ve fiziksel emek.  Bir insanın ne kadar çok boş vakti varsa, insanlıktan o kadar çok uzaklaşıyor ve kaostan besleniyor. Kendi içindeki, kendi yaşamındaki yetersizliği kaosla kapamaya çalışıyor. Ve bir süre sonra bu durum o insanda alışkanlık yapıyor, o insanın yaşam modeli haline geliyor.

Bu bağlamda insanın bir hobisinin olması ne güzel bir şey. Kitap okumak, müzik dinlemek, spor yapmak çok bilindik hobiler değil mi? Ama insanın çok garip daha doğrusu alışılmadık hobileri olabilir. Olsun, ne önemi var ki? Yeter ki insanlar düşünsel ve fiziksel olarak bir arayış içinde olsunlar. Yeter ki yaşam içindeki her boşluğa bir iz bıraksınlar.

Evet yıllar geçiyor ve basamaklara çıkarken biraz daha fazla zorlanıyoruz. Ama her basamakta düşünmeye biraz daha fazla vaktimiz oluyor. İşte o nedenledir zaman geçtikçe yaşamın özünü daha iyi algılamamız.

BİR SABAH, BİR KENT

BİR SABAH, BİR KENT

Özer İSKENDER 25 Aralık 2025

Güneşli bir sabah. Nem oranı çok düşük. Bu nedenle gözlerinizle bakabildiğiniz her yeri çok net görebiliyorsunuz. Yoroz Burnu, Karadeniz, D. Karadeniz dağları; ellerinizi uzatsanız dokunabileceksiniz sanki. Saat daha sabah 06.50. Büyük bir geminin uzun uzun çalan korna (siren) sesi bozuyor sessizliği. Boztepe’den denizin üzerine bakıyorum. Büyük bir gemi ayrılıyor Liman’dan. Attila İlhan konuşuyor sanki, “Ayrılık da sevdaya dahil” der gibi. Trabzon’da uzun zamandır duymamıştım gemilerin korna sesini. Ve unutmuştum Trabzon’un deniz kenti olduğunu. Eğer sokak esnafı tablaları ile hamsi satmasa, eğer sokaklarda yürürken rüzgar denizin kokusunu burnunuza taşımasa, eğer unuttuğumuz gemi siren sesleri bazen vakitsizce kulağımızda çınlamasa bir kıyı kentinde yaşadığımıza kimse inandıramayacak bizi.

Korna sesi sevdaya dahil diye içinizden mırıldanıyorsunuz. Deniz sesi, gemi sesi, balık satan işportacıların sesi sevdaya dahil.

Oysaki denize küsmüş bu kent, denizden kopmuş. Deniz sevdaya dahil olamamış bir türlü. Sabaha okul servislerinin korna sesine uyanıyor insanlar. Egzoz dumanları mahkum etmiş tüm sokakları. Dünyaya baktığımız pencereleri açamıyoruz. Ve pencereleri açamadığımız için sevmeleri unuttuk. Pencereleri açsak bile denizi göremiyoruz. Yalnızca beton, yalnızca keşmekeş, yalnızca anlamsız gürültü.

İstanbul’da yaşayanları “yarı insan” diye tanımlamıştık. Ya da “part time insan”. Trabzon da her geçen gün kimliğini kaybediyor. Her geçen gün başkalaşımımıza bir çentik atıyoruz. “Yarı insan ırkına” artık adayız. İnsanlar kırsal kesimlerden kentlere gelirken düşledikleri kent olgusu, acaba böyle bir şey miydi? Denize uzak, rüzgara uzak, umuda uzak bir kent. Acaba bu kent sevdaya dahil miydi?

Evet, sabah sabah büyük bir gemiden kulaklarımıza ulaşan korna (siren) sesi. Parlak bir güneş, kuru bir hava. Gözlerimizle denizin mavisine dalıyoruz. Yaşamak duygusu sarıyor içimizi. Bazen denize bakmak, maviliklere doymak, vapur sesine uyanmak da sevdaya dahil.

ÖĞRENMEK, ÖĞRETMEK

ÖĞRENMEK, ÖĞRETMEK

Özer İSKENDER 14 Aralık 2025

Bir Sümer atasözü diyor ki: “Biliyorsan öğretmelisin, bilmiyorsan öğrenmelisin”. Aslında yaşamın felsefik tanımını nasıl da güzel özetlemiş bu söz. Doğduğumuz ilk andan itibaren öğrenerek yürüyoruz ve öğreterek büyüyoruz. “Soru sormak cahillerin işi” diyor ya cahiller, soru sorarak kendimiz oluyoruz. “Algıda seçicilik” diyoruz bu duruma. Soru soruyoruz başkalarına, soru soruyoruz kendimize; aldığımız cevaplardan kendi yaşamımıza katacaklarımızı seçiyoruz. Ama bu durumda neyi bilip bilmediğimizi anlayabilmemiz gerekli. Yani algılarımızın açık olması gerekli. Peki soru sormuyorsak, sorgulamıyorsak yaşamı ve kendimizi, buna ne diyoruz? Bu duruma ise “algıda kabızlık” diyoruz.

Algısı kabız olan insanlar ne bir şey öğrenirler, ne de öğretirler. Ancak onlar çokbilmişliklerinin ukalalıklarını hep üzerlerinde taşırlar. Onları biçimlendiren ise sosyal statüleri, ekonomik güçleri, feodal dürtüleri ve yaşamın onlara sunduğu avantajlardır. Etraflarında her zaman birileri vardır ve o birileri onların yetersizliklerini örter. Birileri onlar için kazanır, birileri anlatır, birileri onlar için öğretir. Kaybettiklerinde ise herkes onların bir hiç olduğunu anlar ama bu süreç içerisinde olan olmuştur. Tekrar düzeltmek ise o kadar zordur ki.

Kimileri ise soru sormuştur, sorgulamıştır ve öğrenmiştir. Ama onların bazıları öğrendiklerini öğretmek istemezler. Bencilliklerini, vazgeçilmez olmalarını öğretmenin asaletine tercih etmezler. Onların ana felsefesi tek ve vazgeçilmez olmaktır. Korkaktır bu insanlar. Ellerinde var olanları hep başkalarının alacağından korkarlar. Ve bu durum onların üzerlerine korkak bir ego yükler. Ancak bir gün birisi gelir ve saltanatlarına son verir. Onlara kimsenin vazgeçilmez olmadığını öğretir. O zaman anlarlar yaşam içerisinde hiç de önemli olmadıklarını. Paylaşımda kabızlık hastalığına yakalanmış bu insanların sonu yalnızlıktır.

Öğrenmek mi daha güzeldir, öğretmek mi? Sanırım bilmek noktasına kadar öğrenmek, bilmek noktasından sonra öğretmek güzeldir. Hiçbir şeyi kabız olmayan insanlar böyle düşünür zannımca. Düşünsenize bildiklerinizi bilmeyenlere öğretiyorsunuz. Ve onlar öğreniyorlar. Siz bunu görüyorsunuz, yaşıyorsunuz, sizden bir parça evrenin başka noktalarına dağılıyor. Nasıl da mutluluk verici bir olay. İşte birçok şey gelecek nesillere böyle taşınıyor. İyi ki öğrenen ve öğreten insanlar var. İyi ki yaşamın anlamı bu iki sözcük üzerine kurgulanmış.

BEYNİN OYUNU

BEYNİN OYUNU

Özer İSKENDER 30 Kasım 2025

Beyin insanlara öyle oyunlar oynuyor ki. Çoğu kez küçücük bir konuya, bazen büyük olduğunu sandığınız bir konuya takılıp kalıyorsunuz. O konunun içinde korkuları, yanlışları, doğruları, ikilemleri, heyecanları, endişeleri daha doğrusu bütün duyguları en uçta yaşıyorsunuz. Yaşadığınız konu tek anlamınız oluyor, depresyon kıvamınız oluyor. Korkulu rüyalar, içinizle savaştığınız geceler, zamana esir ettiğimiz bir dünya. Akıp gidiyor günler, akıp gidiyor aylar. Oysaki vardığınız yer başladığınız yerden çok farklı olmuyor. Alışıyorsunuz ve bu alışma eylemi beyninizi onarıyor.

Yaşam içerisinde o kadar çok takılıp kaldığımız olaylar oldu ki. Her seferinde o olayları geride bıraktık. Mutlaka izler kalıyordur geride. Ancak çoğunlukla size kalan; "bu olaya mı takılmışım?" duygusu oluyor. Bazen öyle saçma geliyor ki o geçmişte saplanıp kaldığınız süreç. Trajik bir şekilde kendi kendinize gülüyorsunuz. Yaşadığınız anlamsızlığa anlamlı bir iz bırakıyorsunuz. Hatta bazen iz bırakmaya gerek bile duymuyorsunuz.

Beynin insana oynadığı bir oyun bu. İnsanı dar bir açıya mahkum eden bir süreç bu. Eğer çok düşünürken çok açıyla bakmayı bilmiyorsanız, bu oyuna yeniliyorsunuz. Beyin hücreleriniz gereksiz bir sürecin mahkumu oluyor. Ve beyin hapsinden çıkmak için, mecburen cezanızın dolmasını bekliyorsunuz. Kefaretle bile salmıyorlar sizi ya da af çıkmıyor. Eğer bir kez bu hastalıklı duruma yakalanmışsanız, bu süreci yaşamak zorunda oluyorsunuz.

Düşündüğün oranda varsın ya, bence düşündüğün orandan daha önemli olan şey düşündüğün açının genişliği ve çokluğudur. Yaşam iki elektrik direği arasına çekilmiş tel değildir. Ve sizlerde elektrik telleri üzerine konan kuşlar değilsiniz. O nedenle içinizdeki her şeyi bulutlara satın, dağlara satın, aya satın, denize satın. Umutlara satın. Ve satarken asla pazarlık yapmayın.

HANGİ TRABZON?

HANGİ TRABZON?

Özer İSKENDER 15 Kasım 2025

Kadınlar gördük, kasa kasa hamsileri ayıklayan; tuz ise kaya tuzu. 1900’lü yıllarda et görmeyen sofraların et potansiyeliydi. Gerçi hamsiye et demeyelim, hamsi kızar sonra. Izgarası salamurası, mısır unuyla kızartması, pastası (hamsi kuşu) vs. yoksulluk yıllarının kurtarıcı meleği, savaş yıllarının iyot kokan azığı... Sonra çocuklar gördük; yırtık pantolonlu, kara lastikli, yüzleri tozlu çocuklar. Çocuk çocuktur ya; birdirbir, yakalamaca, emen almaca oynayan çocuklar. Ama 11-12 yaşında çocuklar; sırtlarında tüfek, bellerinde kama. Mahalle savaşı yapmayan, savaşa giden çocuklar…

Deniz geri veriyordu her şeyi. Kıyıya vuran suretler, yunus cesetleri, içinden mektup çıkan şişeler... Yunus balığının yağından lamba yapardı kadınlar, undan gavut, taştan çorba. Deniz geri veriyordu her şeyi. Karşı kıyıdan bir insan ölüsü vururdu kıyıya, kum bulaşmış gözüne. Toprakta o ölüye bile yer vardır. Ki artan hamsileri kadınlar toprağa gübre diye dökerdiler. Bıyıkları tütünden sararmış Dursun Reis başlardı ağıda; “Sivastopol önünde yatan gemiler / Atar da Niizam topunu yer gök iniler / Yardımcıdır bize kırklar yediler / Aman da padişahım izin ver bize /İzin de vermez isen dök bizi denize.” Kıyıya insan ölüleri vurur, padişah izin vermez bize…

Evler birbirine öyle yakındır ki, kadınlar camdan cama konuşurlar. Asker yolu beklemekten gözleri anlamsızlaşmış kadınlar. On altı yaşında Ayşe âşık olmuş Cemal’e, Ayşe’nin çeşmeden dönüşünü bekler, bir de askere gidişini Cemal. İnce bir kemençe sesi yırtar sessizliği. Yetmiş beş yaşındaki Musa Çavuş balıktan dönüyordur. Bahçeli evlerde mısır püskülleri, karayemiş yaprakları, kokulu üzüm şerbeti, tencerelerde mis gibi mısır kokusu. Gerçi mısır koçanıyla çorba yapılan zamanları bile yaşamıştır, yaşayacaktır bu halk…

Birinci Dünya Savaşı, Rus işgali, İkinci Dünya Savaşı; savaş savaşa ulanır, deniz fırtınada bulanır. Her şeye rağmen Berber Selim erkek çocuklarının sünnetini aksatmaz. Mahalleli ise erkekliğe ilk adımlarını atan çocukların horonunu. Omuz omuza verir mahalleli; kemençe sesinin yettiği yerde kemençe sesiyle, yetmediği yerde davul zurna ile. Horon sanki sabaha kadar sürecek gibidir. Ama evde bebeler süt bekler…

Terzi Raşit gelinlik dikme telaşındadır. Esma gelinlik provasına annesiyle gelir. Nişanlısı Temel onu uzaktan süzer, heyecanlanır. On beş gün sonra düğünleri vardır, Temel ‘in babası Hasan Usta silahını yağlar. Ki yeri göğü inletecektir düğünde; hele bir de erkek torunu olursa... Ekmek karneyledir ama mısır ekmeği ne güne duruyor ki?  Mahallenin diğer genç kızları da bu düğünü bekler. Belki de yeni bir sevda düşecektir yüreklerine.

Evler cumbalı, bahçeli, tuvaletleri dışarıda. Sokaklar dar, kapılar tokmaklı, pencereler sürgülü... Gözler solgun ana samimi, eller kirli ama sıcak, sözler sert ama içten... İki Trabzon var kalbimizde, sizinki hangisi? Masumiyetini öldürdüğümüz Trabzon mu, yoksa evlerinin duvarlarına deniz vuran Trabzon mu?

  1. SABRİ KURT
  2. YAŞAMAK YAŞATMAKTIR
  3. KENTLER İÇİNDEKİLERLE YAŞAR
  4. SABAH RÜZGARI VE ÇÜRÜK AYI

Sayfa 4 / 5

  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
© 2025 Ganita Bordo Haber . Tüm Hakları Saklıdır. Pruva Media
Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor
  • HABER
  • KÜLTÜR & SANAT
  • YAZARLAR
  • SÖYLEŞİ
  • MİZAH
  • TURİZM
  • TARİH
  • SPOR
  • BELGESEL
  • İLETİŞİM
  • 0537 331 9315
  • ganitabordohaber@gmail.com