YALAN DÜNYA

Yaşam gerçektir ama dünya yalandır. Yağmuru başında hissedersin, rüzgarı her yerinde. Bağıran birinin sesini duyarsın, susan birinin sessizliğini. Kazanma duygusuyla her yerde var olan insanları görürsün, cami avlusunda bir cenaze, yapraklarını döken ağaçlar. Kasabın önünde bekleyen köpekleri görürsün, balık tezgahlarına kümelenen kediler, hastane önünde bekleyen hasta yakınları. Hepsi gerçektir. Gördüğün, dokunduğun, duyduğun her şey gerçektir. Peki görmediklerin, duymadıkların, dokunmadıkların gerçek midir?

Yaşam gerçek bir süreç ile arka planda gerçekleşenler arasında akıp gidiyor. Sen bir cami avlusunda cenaze görüyorsun ama görmediğin bir cami avlusunda başka bir cenazeyi başkaları görüyor. Sen balıkçı tezgâhları arasında gezerken, başkaları meyve ve sebze halinde gezmeyi tercih ediyor. Yani senin gerçeğin ile başkalarının gerçeği örtüşmüyor. Ama varsa ama yaşanıyorsa hepsi gerçek. Hepsi dünyanın bir parçası.

Başkasının gerçeği senin için sanal bir şey olabilir. Senin gerçeğin ise başkasının sanalı olabilir. Ya da insanlar gerçek olmayan o kadar çok şeyler anlatırlar ki yaşamda gerçekler ile kurgular birbirine karışır. Ve biz insanlar o kadar çok gerçek olmayan şeylere inanırız ki. İnana inana olmayan şeyleri gerçek yaparız.

Sokaklarda yaşam ile nikahını kıymış insanlar yürürler. Herkes yaşaması gerekli gerçeği yaşar. Ama her yaşanan gerçek insanın elinde olmadan ona yaşatılan gerçektir. Veya insanlar yaşamak istediklerini değil de yaşamak zorunda olduklarını yaşarlar. Kaotik bir dünyada yaşıyoruz. Ve bu kaotik dünyanın insanları bencil. Bencilliğin olduğu yerde asla insanlar diğer insanların yaşama hakkını özgür bırakmazlar. Maalesef bu dünyada özgürlük tek kişiliktir, yaşamsa çok kişilik.

BEKLEMEK

Günleri sayıyoruz durmadan. Hafta sonunu bekliyoruz, tatilin gelmesini bekliyoruz, yolun bitmesini bekliyoruz, doğum günlerini bekliyoruz, okulun bitmesini bekliyoruz, askerliğin bitmesini bekliyoruz, düğün gününü bekliyoruz, maçın başlamasını bekliyoruz, görüş gününü bekliyoruz, kavuşmayı bekliyoruz vs. vs. Saymakla, beklemekle geçiyor yaşamımız.

Aslında her şey başlıyor ve bitiyor. Arada geçen zamana yaşam diyoruz. Ve bu yaşam dediğimiz olgu beklemekle geçiyor. İşte beklemek kavramına bu kadar yoğun bir anlam yüklememiz bundandır. Kıyıda dalganın vurmasını bekleriz, buluta küsen Güneş’in çıkmasını bekleriz, kurduğumuz cümlelerin yerini bulmasını bekleriz.

Dikenli yollarda yürümek deyimi var ya yolların bitmesini bekleriz. Uzar geceler, uzar acılar; sabah sıcak bir çay eşliğinde ekmeğimizi bala banacağımız sabahları bekleriz. Bir donukluk sarar etrafı, bir suskunluk. Suskunluğu bozacak gülmeleri bekleriz. Gülmelerden cesaret alıp sevmeyi bekleriz.

Bir sürgüne gidecektir kaybedenler. Ve kaybedenlerin öyküsü zaman yazar. Zamanın bitmesini bekleriz. Ateşlerde yanarken bir avuç su verecek birisini bekleriz. Bebek süt için memeyi bekler, sabahı edememiş terli alınlar seher yelini. Bir ağıt eşlik eder seher yeline, saba makamında ezan okunur, ağaçların hışırtısına bir kedi miyavlaması karışır. Terminalden bir otobüs kalkar, gidenleri beklemek yaralanmış bir yüreğin suskunluğudur. Beklemek mistik bir ayin gibidir; sessiz ve suskun. Her zaman en kötüsü düşünülür. Gidenler gelmeyecek gibi beklersin. Bir şiir sarar yaranı, bir türkü.

Bir kent beklenenler gelmese terkedilmiştir. Sokaklarında sararmış yapraklar dolaşır, evlerin pencereleri örtük. Denizden esen iyotlu rüzgar kokusu kimsesiz. Beklemek susuz bir yaz mevsiminde tuzlu su içmek gibidir. İçtikçe kanatan, içtikçe yakan. Sonra bir kentin terkedilmiş olduğunu bekleyenlerin çokluğundan anlarsın.

Beklemek bir ömürdür.

NERİMAN

İkinci Dünya Savaşı’nda milyonlarca insan hayatını kaybetmiş, milyonlarca insan evsiz yurtsuz kalmış, milyonlarca insan işinden gücünden olmuştu. Türkiye savaşa katılmamış ama etkilerini tam ciğerine kadar hissetmişti. Açlık, yoksulluk, hastalık insanların yaşamlarını alt üst ediyordu. Aileler dağılıyor, insanlar başka yerlere göçe hazırlanıyor, sınıf ayrımı daha belirgin hale geliyordu. Dünyanın yeniden İmar edilmesi, yaralarının onarılması gerekti. Böylesine bir süreçti ve yaşanılması gerekli acılar yaşanılacaktı. İşte 1940’lı yılların sonunda yaşanılan hazin bir öyküden bahsedeceğim; teyzemin öyküsünden.

Aslında bir teyzemin var olduğunu yıllar sonra öğrenmiştim. O an üzerinde fazla durmamıştım. Daha sonra negatif bir fotoğraf tab edilip onun sekiz yaşındaki halini, yüzündeki ifadeyi görünce süreci sorgulama ihtiyacı duydum. Anneannem genç yaşında ölmüştü. Geride dördü erkek, ikisi kız altı, çocuk bırakmıştı. Fotoğraftaki kız (Neriman) en küçükleriydi. Klasik bir feodal davranış şekli gösteren dedem, hemen yeni birisiyle evlenmişti. Neriman ortada kalmıştı. Dedem onu yanına almak istememişti. Diğer kardeşlerin ise Neriman’ın bakımını üstlenecek olanakları yoktu. Dayılarımdan bir tanesi askerdeydi. Diğer iki dayımda verem hastalığı vardı. Durumu uygun olan en büyük dayım ise Neriman’ı yanına almamıştı. Sanırım eşi Neriman’ı istememiş olabilirdi. Sanırım diyorum, çünkü emin değilim.

Dedem Neriman’ı bir komşu kadına(akraba) bırakmıştı. Kadın Neriman’ı bakmayı kabul etmişti; nasıl kabul ettiyse ilginçti. Belki de dedem ona para vermeyi vadetmiş olabilirdi. Aslında dedemi bu yüzden affetmemem gerekliydi. Neriman’ı tavan arasına yerleştirmiştiler. Türk filmlerinde olur ya, aynen öyle. Soba yok, pencere yok, fareler cirit atıyor. Acaba teyzem o çocuk haliyle neler yaşamıştı tavan arasında? Hangi çocukluğunu öldürmüştü, hangi saflığını o tavan arasına gömmüştü? O aile içerisinde kendini hangi konumda hissetmişti? Yalnızlığın bir tanımı olacaksa eğer, en güzel Neriman’ın hali tanımlıyordu bunu. Belki de mısır koçanıyla doyuruyordu karnını, belki de salçasız çorbayla. Ona bağırmışlar mıdır, dövmüşler midir bilmiyorum. Sonra yoksulluk, yoksunluk, hiçlik meyvesini vermişti Neriman’ın bünyesinde. Menenjit hastalığına yakalanmıştı. O yıllarda verem, menenjit çok yaygındı. Zayıf ve güçsüz bünyeler hemen teslim oluyordu bu hastalıklara. Neriman’ı hastaneye yatırdılar. Belki de en mutlu günleri hastanede geçmiştir. Çünkü yemeğini yediren, onunla ilgilenen birileri vardı. Halüsinasyonlar görüyordu hastalığının etkisiyle. Hastanede her gün onu bakmaya gelen ablasına; “Abla üzülme, annem her gün başucumda duruyor” demişti. Oysaki annesi yaşamıyordu. Bilinçaltına yerleşen annesizlik olgusu, halüsinasyonlarla bu şekilde kendini gösteriyordu. Daha fazla yaşayamadı. 1949 yılının soğuk bir Kış gecesi, Neriman annesine kavuştu. Geride sorgulanması gerekli bir düzen, sorumsuz bir baba ve bir aile bırakarak. Askerden dönen ve öldüğünü öğrenen abisi ardından şöyle bir şiir yazmıştı:

 

Yüzünde al kan,

Melekler meleği bahtsız Neriman

Küçükken hayatı oldu zindan

Annesiz babasız kuzu melerken

Acı mukadderat derdi

Ecel onu şimdi toprağa verdi

Mezarının başında kuşlar hazin hazin öterken..

 

O bir gece ayva yedi

“Abi sen yeme acıdır” dedi

En sonunda kara topraklara

Hüzünle dolu bağrını verdi..

 

Türkiye sisli, puslu bir dönemden geçmişti. Ve birçok hayat, başka başka yönlere savrulmuştu. Geride yoksulluk, yoksunluk, ölüm ve acı bırakarak. Ve böyle bir düzlemin temelleriyle bugünlere gelmiştik. Bir yanımızın eksik kalması belki de hep bundandır.

Evet, benim bir teyzem varmış. 1949 yılında on yaşındayken ölmüş. Geride kimbilir neleri bırakarak. Şimdi fotoğrafına bakıyorum. Ne kadar masum, ne kadar mütebessim. Acaba bana benziyor mu? Sanki burnumuz, kaşlarımız, gözlerimiz aynı. Sanki aynı ürkeklikle bakıyoruz dünyaya. Belki de benzerlik bulmak için zorluyorum kendimi. Benim bir teyzem varmış adı Neriman. Benim bilmediğim. Sizin hiç teyzenizi bilmediğiniz oldu mu?

DÜNYA DEĞİŞİYOR, BİZ DAHA HIZLI DEĞİŞİYORUZ

Yıllar geçti, uzun yıllar geçti. Dünyada her toplumun kendine has normları ve normalleri vardı. Kimyada normal şartlar altında (NŞA’da) bir gazın standart mol hacmi 22,4 litredir. Aynı buradaki tanımlama gibi her coğrafyanın bir feodal normalleri vardı. NŞA’da gazın standart mol hacmi değişmedi ama toplumların normalleri, yaşam teknikleri her geçen gün değişiyor, dönüşüyor.

Yeni dünya düzeninde bu değişimin en çok hissedildiği coğrafyalar ise feodal dürtülerin en etkin olduğu yerler oluyor. Hızla eski alışkanlıklar başka bir biçime dönüşüyor, bir anlamı yakalamış her olgu kendi içinde yok oluyor. Yaşamın seni kamçılayan madde ile biçimlenmiş hırsı, yani kazanma hırsı sen farkında olmadan senin içindeki bütün eski değerleri ve yargıları öldürüyor. Çarkın dişlileri seni bir diş yapıyor ve çark döndükçe senin başın dönüyor. Her sabah aynaya bakıyorsun ve ayna sana yeni bir yüz yaratıyor; sahte, makyajlanmış, sokaklarda ve caddelerde birbirinin aynısı olan milyonlarca, milyarlarca klonlanmış aynı yüz… Aynı saçlar, aynı gözler, aynı dudaklar, aynı burunlar, aynı kıyafetler, aynı sakallarla vs. her yerde aynı insanlar…

Mahallemizde birisi öldüğünde, kendi evimizin içinde bile gülmezdik “komşumuzu üzeriz” diye. Kendi evimizde televizyon bile açmazdık. Şimdi ölümlerde cami avlularını dedikodu yapma yeri olarak kullanıyoruz ve “hoca bir an önce duayı bitirse de gitsek, çarkın dişlilerinden birisi olmaya devam etsek” diye içimizden geçiriyoruz. Mahallemizin yaşayanları hep bizim dostumuzdu, kardeşimizdi, evladımızdı. İçlerinden birisinin düğünü olsa, kendimizin düğünü gibi hazırlanırdık. Haftalar önce kıyafet diktirirdik, mahallemizin kızlarının isimleri haftalar önce düğün gecesi makyajları için kuaföre bildirilirdi, mahallemin genç erkekleri düğünde olay çıkması olasılığına karşı önlemler alırdı vs. vs. Şimdi düğünlere zorundaymışız gibi katılıyoruz ve “bir an önce orta yapılsa, hediyemizi takıp gitsek” modunda oluyoruz. Neyse ki en azından hediye takmak için biraz bekliyoruz. Gerçi yeni dünya düzeni artık düğünlerde sahte altın takmayı bile öğretti bize.

Hangisini anlatalım? Komşularımızı tanımadığımızı mı, iş ortamlarında birbirimizin ayağını kaydırmaya çalıştığımızı mı, kısa günün kârını kendimize hak gördüğümüzü mü, insan harcamanın para harcamaktan daha bir çekici olduğunu mu, sanayileşen toplumun insanlarının beyinlerinin sanayileştiğini mi, adaleti sorgularken kendi ailemiz içinde bile arkadaşlarımız ile kurduğumuz ilişkilerde bile adalet duygusunu kaybettiğimizi mi vs. vs. anlatalım?

Şarkıda diyor ya; “dön desem yıllara geri döner mi?” Dönsün mü yıllar geri bilemiyorum. Yıllar geri dönmesin, hep ileri bakalım ama geriye baktığımızda hep kaybettiklerimiz kazandıklarımızdan çok oluyor. En önemlisi büyük bir değer yüklediğimiz kimliğimizi kaybediyoruz. Bizi insan yapan ne varsa onu kaybediyoruz. En azından kazandıklarımız kaybettiklerimize denk olsaydı ya yarına bırakabileceğimiz bir anlam olsaydı. Bu bile yeterdi...

BAZEN UMUT

Birçok şair ve yazar umut kavramı üzerine vurgu yapmıştır. Umut yaşamın kıyısında yaslanacağınız bir parapet duvarı gibidir, paraşütünüz açılmadığında sizi kurtaracak emniyet düğmesidir umut. Susuz yaşanmayacağı gibi umutsuz da yaşanmaz. Yaşadıklarında sınayıp da vazgeçmediğin tek şeydir umut. Ama bazen umut 0-0 devam eden bir futbol maçının son dakikasında yanlış verilen final pası gibidir.

Yaşam bir bütündür. Acılar, yanlışlıklar, ayrılıklar, sorular, cevaplar vs. bu bütünün parçalarındandır. Aynı kavuşmak gibi sevmek gibi gülmek gibi mutlu olmak gibi. Ama sonu olmayan bir yol gibi gereksizce ve yaşamdan kopuk bir şekilde diri tuttuğumuz umut yaşayacağımız acıları ertelediğimiz en tepe noktasına hazırlar bizi; farkında olmadan. Kopan bir şeye eklemleştirdiğimiz umut, o biten şeyin mahkumu yapar bizi. Her gün kopan bir ipi bağlamaya çalışarak başlarız güne, akşam bağlayamadığımız ipin acısıyla karanlıklar ışığa bir türlü ulaşamazlar. Acının Nirvanası'na yakın bir düzlem her akşam yürüdüğünüz düzlem olur. Brecht, "Kopan ip bağlanabilir ama kopmuştur bir kez"  şeklindeki cümleyi kurduğunda, acaba yaşamda kaybettiği neydi? Her şeye rağmen Brecht, sonu olmayan bir umudun mahkumu olmamıştı; kaybetmesine rağmen. Ki her kaybediş bir başlangıcın orjin noktasıdır. Ancak kaybedişe takılıp kalanlar, umudunu o kaybediş noktasına bağlayanlar, yaşam boyunca kaybetmeye mahkumdurlar. İşin özü ve sözü budur.

Bir sabah uyanırsınız. Klasik bir söylemle güneş pencerenizden içeri girmeyebilir, yanaklarınızı ılık bir rüzgar okşamayabilir, denizin sesi kulaklarınızın arkadaşı olmayabilir. Gökyüzünde kara bulutlar, pencerenizin pervazlarını döven bir rüzgar ve yanaklarınızı ürperten bir yağmur olabilir. İçiniz kararır, gözleriniz kararır, baktığınız ufuk kararır. Olsun... Sevmek yarım kalmaktır, sevmek yarım kaldığınız noktadan başlamaktır. Sevmek, sizi yarım bırakan şeylerden uzak kalmaktır.  Umut ancak sizden kalan "o yarımın" yoldaşı olabilir. Elimizde olmayan ne varsa değil, elimizde olabilecek ne varsa odur umut. Olasılıkların bir tanesi değil, olasılıkların kendisidir umut…