• 0537 331 9315
  • ganitabordohaber@gmail.com
Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor
  • HABER
  • KÜLTÜR & SANAT
  • YAZARLAR
  • SÖYLEŞİ
  • MİZAH
  • TURİZM
  • TARİH
  • SPOR
  • BELGESEL
  • İLETİŞİM
HERKES KENDİ ATEŞİNİ YAKAR

HERKES KENDİ ATEŞİNİ YAKAR

Özer İSKENDER 25 May 2026

“En büyük ceza, insanın kendi içindeki mahkemedir.”

Dostoyevski (Suç ve Ceza)

 

İstemeden bir şeyi yapmak, kendini zorlayarak yapmak. Yarım kalmış bir şiir gibi sonunu bilmediğin bir öykü gibi tam içine giremediğin uyku gibi... İnandığın değerler vardır, kendine biçtiğin bir rol model vardır, bir şeklin ve duruşun vardır. Nasıl zorla yaparsın inanmadığın şeyleri. Yeter ki karaktere zeval gelmesin dersin ama zorla yaptıkların inanmadıklarındır. Acaba karakterime zeval gelmiş midir diye kendini sorgularsın. Günlerce uykuların kaçar, aynada yüzüne yabancılaşırsın…

Sokaklarda yürüdüğün ayaklar senin değildir, cebinde taşıdığın kimlik senin değildir. Kimseyle konuşmak istemezsin, insanlardan kaçarsın, eve gidip üzerini bir örtü örtmek istersin. Üşürsün, ürperirsin, herkese yabancılaşırsın. Gökyüzünde yıldızları göremezsin, pencereler yüzüne kapanır, kentin çıkmaz sokaklarında ateşler yakarlar, umudun ateşlerde kalır.  Oysa ki yaşamak bir umuda tutunmak değil miydi? Yaşamak zor olan ne varsa, onu yapmak değil miydi?

 

Zor oyunu bozar olgusu ile zorla bir şeyi yapmak arasında fark vardır. Emek ile emeklemek arasındaki fark gibidir. Bazen insan çocuklaşmak durumunda kalır ve yapmak istemediklerini emekleyerek yapar. Zor oyunu bozar olgusu ise içinde bir tehdit barındırabilir. İstemediğin şeyler bazen bir yengeç gibi ayağına yapışır. Ayağını ne kadar sallarsan salla, onun kıskaçlarından kurtulamazsın. Sonrasında ise işkencede, sorguda dostlarını ele vermiş gibi hissedersin. Bu yük ömür boyu üzerinden kalkmaz. Artık kendine verebileceğin en büyük ceza bu olur…

Eline bir silah tutuştururlar. Kan davasıdır şanssızlığın. Feodal yapı dayatır bunu sana. Zor burada oyunu bozar. Feodal yapı bir tehdite dönüşür. Düşünsenize katil olmayan bir ruhu var onun ama katil olacak. Binlerce yıl bu topraklarda kan davaları hüküm sürmedi mi? Sürdüyse ne uğruna? Adına “töre” denilen “zor” uğruna... İstemeden yapmanın klasik tanımıdır bu. İstemeden katil olmak, istemeden kendi yaşamına mahkum olmak, istemeden başkalarının hayatlarını mahkum etmek, istemeden yüzlerce insanın attığı adımlara çelme takmak. Yaşamı istememek kavramı biçimlendiriyor…

İstememek kavramı her şeyi biçimlendiriyor. Günah günahsızların öyküsünü yazıyor… Herkes aslında kendi ateşini yakıyor; zorla…

19 MAYIS 1919

19 MAYIS 1919

Özer İSKENDER 18 May 2026

Ortaokul 3. sınıftaydım (Şimdi 8. sınıf diyorlar). İlk defa genç bir birey olduğumu hissettiğim zamanlar. Çünkü beden eğitimi öğretmenim beni 19 Mayıs gösterileri için seçmişti. İlk kez katılacaktım bu gösterilere ve çok sevinmiştim. Daha sonra lisede bir kez daha katılmıştım bu etkinliğe. Evet bir gençtim ve 19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik Ve Spor Bayramı'nda gösterilerde  rol alacaktım.

Çalışmalar, provalar devam ediyordu. Sıra genel provolara gelmişti. Genel provaları Trabzon'un kalbi Hüseyin Avni Aker Stadyumu'nda, yeşil çimler üzerinde yapacaktık. Çok heyecanlıydım, kalbim pır pır atıyordu. Düşünsenize bir çok anlam yüklediğimiz mabedin çimlerinde koşacaktım, Atatürk'ün bize öğütlediği ruhla bayramı kutlayacaktım, bir genç olarak farklı olduğumu gösterecektim. Ne büyük bir gururdu Ali Kemal'in, Dozer Cemil'in, Turgay'ın, Necmi Perekli'nin, Şenol Güneş'in futbol oynadığı mabete iz bırakmak…

Nasıl heyecanlı geçiyordu genel provalar, nasıl sürprizlerle dolu. Biz yalnızca 19 Mayıs gösterileri için orada bulunmuyorduk. Paylaşmayı, genç olmayı öğrenmiştik orada, imeceyi öğrenmiştik. El ele vermiştik, göz göze, omuz omuza. Birey olmayı aşarak bir bütün olmayı öğrenmiştik. Aşık olmuştuk, bir sevda düşmüştü yüreğimize. Dost olmuştuk, arkadaş olmuştuk. En önemlisi bu ülkenin kurucusu ile gurur duymayı öğrenmiştik. Mustafa Kemal Atatürk'ün umuduyla bakmayı öğrenmiştik ufka… 19 Mayıs kutlamaları asla bir ritüel değildi. Bir ulusun, bir ülkenin gençlerinin vatan ve insan sevgisiyle buluştuğu platformdu. Gençliğe gerçek adımını attığı ilk yerdi. Nasıl da gururla, heyecanla bitirmiştik gösterimizi. Ben unutmadım, kimseler unutmadı, unutmasın zaten...

19 Mayıs 1919, Emperyalizme karşı verilen ve Emperyalizmin dize getirildiği mücadelenin başlangıç noktasıdır. Bu halk yeni bir ülke kurma adına, vatanın bağımsızlığı adına bu mücadeleyi büyük bir onurla kazanmıştır. Ve yine bu halk, vatan mücadelesi için Mustafa Kemal Atatürk'e minnettardır. Gençler de minnettardır böylesine önemli bir günü kendisine armağan eden Gazi'ye. Gençliğe ilk adım attığımız o gün, bu minneti yüreğimizde yoğunluğunca hissediyorduk. Ki hâlâ  hissediyoruz...

Bugün 19 Mayıs 2026. Tam 107 yıl geçmişti aradan. Bu öykü yalnızca bir direnişin, bir dirilişin öyküsü değildi. Tarih, emperyalizme karşı kazanılan en büyük zaferi bugün yazmıştı. Mavi gözleriyle sonsuzluğa bakan şayak kalpaklı adam bu destanın başlangıcını, ilk adımını, daha önemlisi Türkiye Cumhuriyeti'ni gençlere adamıştı, emanet etmişti. Bu ülkenin ve bu Cumhuriyet'in gençleri emanetlerine sonsuza dek sahip çıkacaktılar. Yaşasın tam bağımsız Türkiye, yaşasın bu büyük sevda, yaşasın Mustafa Kemal Paşa'nın umudu...

Dün ortaokul üçüncü sınıfta olan genç, Gazi'ye bir söz vermişti. Ve o genç demişti ki; "Baktığım ufuklara hep senin umudunla bakacağım". Bu söz hâlâ daha geçerlidir. Hep umudumdasın Atam…

SÜZÜLEN BİR YAPRAK GİBİ

SÜZÜLEN BİR YAPRAK GİBİ

Özer İSKENDER 11 May 2026

İnsanlar her şeyi söylemek zorundalar mı? Herkes aklından geçenleri söyleseydi, dünya yaşanılmaz bir yer olmaz mıydı? İnsanları gerçeklerle her zaman yüzleştirmek, insan egosuyla çelişen bir durumdur. Çünkü insan kendini hatasız bir varlık olarak görmese bile, hatasıza yakın bir varlık olarak tanımlar. Ve o varlığın hataları keskin bir şekilde yüzüne vuruldukça, o bir savunma mekanizması oluşturur ve kendini kendine mahkum eder. Bu mahkumiyet ise ona süreç içinde acı verir. Ve acıyı oluşturan olgulara karşı hatta ona söylediniz diye bilinç altında size nefret duymaya başlar. O nedenle insanlara gerçekleri söylemek çok zordur.

İnsan ırkı olarak bizler dünyadaki en donanımlı canlı olduğumuzu iddia ederiz. Belki öyleyizdir, belki değilizdir. Ancak en donanımlı canlı olsak bile bir çok hata ile birçok eksik ile kuşatılmışızdır. Bu eksiklere süreç içerisinde bilinçli olarak başka eksikler yükleriz. Kendimizi saklarız, yalan söyleriz, nefret duyarız, kıskanırız, intikam duygusuyla dolarız vs. vs... Bu insanlığımızın bizlere yüklediği bencilce ve pişmemiş tavırların yansımasıdır. Binlerce yıldır dünyada süren savaşların, katliamların, cinayetlerin, entrikaların sebeplerini başka neye yükleyebiliriz ki?

Bir de insan çoğu kez kendisinin başaramadığı veya kendisinde olamayan güzellikleri başkalarına anlatarak veya öğüt şeklinde başkalarına sunarak kamufle etmeye çalışır. Bu bir nevi terapi şeklidir. Kendisi başaramamıştır, yakınlarına çare olamamıştır; ancak üçüncü şahıslara anlatarak hatta hafifçe dikta ederek kendini iyileştirmeye çalışır. Tabi ki bu durumda onu dinleyen kişi için bu öğütler inandırıcılık özelliğini kaybeder. Çünkü insanlar sen bir şey söylüyorsan, önce senin hayatına bakarlar. Eğer söylediklerinle, yaptıkların çelişiyorsa seni “ahkam kesen” sınıfına sokarlar. Ve bu saatten sonra tüm inandırıcılığını kaybedersin.

Ayrıca yıllardır inandığın, uyguladığın doğruların dışına elinde olmadan çıkma durumu vardır. Belirli bir kişilik oluşturmuş insanlar için çok zor ve yaralayıcı bir durumdur bu. İnsanın uykuları kaçar, yatağının genişliği ona yetmez, kalp atışları hızlanır, geceler sabah olmaz. Dünyadaki en zor şeylerden birisi kültleşmiş bir kişiliğin dışında hareket etmektir. Tabii ki onurlu, karakterli, kendini bulmuş insanlar için. Ve onlar şundan korkarlar; kişilik bir defa delindi mi devamı gelecektir… İnsanın savaşta bile  ilk defa birini öldürmesi zordur ama sonraki çok daha kolay olur. Yani bir dağı çıkmak zordur ama inmek daha kolaydır…

Karşınızdaki insanlara aklınızdan geçen her şeyi söylemeyin. Kuracağınız cümlelerin tonlamasını seçin, dekorunu oluşturun , hazırlık cümleleri kurun, gözlerinin içine sevecenlikle bakın ve söyleyeceklerinizi öyle söyleyin. Yoksa dostluğunuzla, arkadaşlığınızla ilgili bir cinayet işlemiş olursunuz. Yaşamda herkesin bir egosu vardır ve bazen egolar aşılmaz bir duvar olur. Yani diyeceğim o ki ağacın dalından aşağı süzülen bir yaprak gibi düşmeyi bilmek gerekli…

ANADOLU

ANADOLU

Özer İSKENDER 04 May 2026

Popüler şarkılarımıza bakıyoruz; bir çoğu ya Arap şarkılarından ya da başka yabancı pop şarkılarından çalıntı. TV'leri kuşatan dizilerimize bakıyoruz; yabancı dizi senaryolarından esinlenme veya çalıntı. Yeni dönem kitaplarımıza bakıyoruz; çaktırmadan başka kitaplardan alıntı. Üniversite tezlerimize bakıyoruz; içerisi bir çok intihallerle dolu. Popüler kültürü dışarıdan alıyoruz, modayı bir kukla gibi yaşamımıza katıyoruz, bilmediklerimizi biliyormuşuz gibi yapıyoruz…

Oysa ki bu topraklar; Mezapotamya, Asya, Avrupa, Akdeniz ve hepsinin orjini. Kadim bir kültürün bileşkesi; yani Anadolu. Savaşların, sanatın, ayrılıkların, kavuşmanın, aşkların, bilimin yani insanlığın en insan yüzü. Bu topraklarda tüm dünyaya yetecek kadar malzeme var. Ve bizler bilmiyoruz bu malzemelerin varlığını. Güneşin doğudan doğduğunu bile unutuyoruz.

Neşet Ertaş, ahiri ile batını olan sevdasının peşine bu topraklarda düştü. Yunus Emre bu topraklarda hamdı, pişti, yandı. Karacaoğlan bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm derken ayakları bu topraklara basıyordu. Aşık Veysel' in sadık yari bu kara topraklardı. Pir Sultan Abdal doğru bildiği yoldan bu topraklarda dönmedi. Köroğlu mertliği bu topraklarda bildi, Dadaloğlu ferman padişahınsa dağlar bizimdir dedi. Mevlana'dan hoşgörüyü öğrendik, Itri'den derinliği. Nazım Hikmet umudu ve direnci anlattı, Yaşar Kemal Anadolu'nun içselliğini. Aslında anlatmakla bitmez bu süreç. Yüzlerce ve binlerce ozanlar, aşıklar, bilge insanların bu topraklarda izi vardır. Geride bıraktıkları ayak izlerinden tanırız onları, kulağımıza fısıldayan rüzgarın sesinden…

Müthiş bir kavramsal biçim var Anadolu 'da, müthiş ötesi bir derinlik. Nedendir öyleyse başka yerlerde aramamız yaşamın anlamını? Avuçlarımızla güneşin ışığını kapatmaya çalışmamız, kötü bir hastalığa kapılmış gibi yapmamız nedendir? Kendisini bilmeyen insanların başkalarından alabilecekleri hiç bir şey yoktur. Ve bu ülkede yaşayan ve sanatla, bilimle, kültürle vs. uğraşan insanların üretme kabızlığı hastalığından kurtulmaları için düşünsel dünyalarını, gözlerini Anadolu’ya çevirmeleri yeterlidir. Önce kendine yetmesini öğreneceksin, sonra algını Evren'le birleştireceksin. Bir sanat eserinin veya bir olgunun Evrensel kriterlere sahip olabilmesi için önce kendi topraklarını orjin alması gereklidir. Önce Anadolu diyebileceksin, sonra sınırların olmadığı bir dünyaya özlem duyacaksın. Anadolu bizsek, Anadolu sizdir. Anadolu, dünyadır... Yaşamın aranan tüm gizlerinin cevabı Anadolu'dur…

OSMAN ÖZBİLEN, ADNAN ÖZBİLEN VE GANİTA

OSMAN ÖZBİLEN, ADNAN ÖZBİLEN VE GANİTA

Özer İSKENDER 27 Nisan 2026

Ganita’nın aksi ama yüreği yufka gibi olan Mehmet Salih Özbilen’in iki erkek çocuğundan biriydi. Diğeri Adnan Özbilen’di. Bir de kızkardeşleri vardı. Adnan Abi ters birisiydi; bu özelliği ile babasına benzerdi. Ganita, Trabzon’da özellikle Yaz aylarında en popüler mekandı. Ganita’da yazın zaman çok hızlı akardı. Tam akşam vakti, güneş batarken romantizm olsun diye Adnan Abi’ye Alpay’ın kasetini çal derdik, o Bülent Ersoy çalardı. Sırf bize gıcıklık olsun diye bunu yapardı. Sonra da bize bakıp kahkaha atardı, biz de sinir olurduk. Biraz sonra rahmetli Osman Abi çaktırmadan kasetçalara Alpay’ı koyardı, keyfimiz yerine gelirdi…

Adnan Abi’nin kalbinin de temiz olduğunu bilirdik ama dedim ya söylenen her şeyin tersini yapmak gibi bir özelliği vardı. Osman Abi ise çok uyumlu, iletişim kurmasını bilen ve bizleri daha iyi anlayan birisiydi. Bu arada öyle bir anlatıyorum ki sanki bizler Ganita’nın bir parçasıyız gibi bir duygu sizlere geçmiş olabilir. Ama öyleydi zaten. Bizler Ganita’nın bir parçası gibiydik. Okul dışında bütün zamanımızı orada geçiriyorduk. Okuyor, yazıyor, çiziyor, tartışıyor, geliş yoluna bakıyorduk. Bugün kendime farklı bir anlam yükleyebilmişsem, bunun en büyük nedeni Ganita’dır. Orada yaşanılan olaylar, yaşadığımız süreç ve atmosferdir. Beklemeyi bile orada öğrendiğimi söyleyebilirim.

Ganita’yı bizler sisli, puslu  ve soğuk havalarda daha çok severdik. İlk yapılan kapalı mekanın ortasında koca bir soba vardı. Üşüyünce sobanın  etrafında otururduk. Bazen üzerinde fındık veya kestane kızarttığımız olurdu. Adnan Abi sobanın etrafında oturmamızı çok istemezdi ama Osman Abi oturmamıza izin verirdi. Düşünün koca bir soba, etrafında üniversite öğrencileri ve tiyatro, sinema, şiir, siyaset vs. konuşuyorlar. Ve bu sohbetlere Mehmet Salih Amca’nın tavşan kanı çayı eşlik ediyor. Şimdiki gençlerin sanal ortamda yaşadığı ruh ikilemlerini düşününce, çok ilginç geliyor değil mi?

Osman Abi farklı bir insandı, ayrıca iyi futbol oynardı. O dönemde kendi aramızda esprili futbol turnuvaları düzenlerdik ve Osman Abi o turnuvaların vazgeçilmeziydi. Dedim ya Osman Abi sosyal bir insandı. Zaman zaman coşar, hadi Dalyan Çay Bahçesi’ne gidelim derdi. Orada bizlere bira ısmarlar, dertleşirdi. Kendilerine rakip olan bir yere gitmekten hiç gocunmazdı.

Yaz mevsimi geldiği zaman, bizler biraz feleğimizi şaşırırdık. Ganita çok kalabalık olurdu. Hatta oturacak masa bulmakta zorlanırdık. Ganita’yı kendimize ait bir mekan olarak gördüğümüz için bir masaya oturduğumuzda uzun süre kalırdık orada. Ancak bu kez oradaki garsonların kazancını azaltıyormuşuz gibi bir hisse kapılırdık. Çünkü bizler her zaman olduğu gibi çay içerdik , oysa ki yaz müşterileri meşrubatlar, tatlılar, yiyecekler isterdi. Osman Abi bu durumu anlar, yeni garsonlara bizle ilgili talimatları verirdi. O durumda kendimizi özel ve önemli hissederdik.

Osman Abi’yi 1999’da kaybettik. Ardından 2004’te Mehmet Salih Amca’yı kaybettik. Ganita’da bir değişimin, dönüşümün başladığı yıllardı. Ganita aynı Ganita idi. Ancak çok şeyler eksilmişti.Ama Tombul Kaya aynı yerindeydi, güneş yine aynı yerden batıyor ve hâlâ daha Mehmet Salih Amca’nın çayını içmeye devam ediyoruz. Artık Osman Abi ve Mehmet Salih Amca’dan geriye Adnan Abi kalmıştı. Aileyi ve Ganita’yı o ayakta tutmaya çalışıyor ve çayı o demliyor. Adnan Abi artık eskisi gibi değil. Artık yorgun bir savaşçı gibi ailesi için  ve Ganita için mücadele etmek yormuş onu. Çünkü tüm ailenin yükü sırtında. Bizlerinse Ganita sevgisi hep yaşadıklarımızda kalıyor. Başucumuzda önemli bir iz olarak kalıyor ve hala Ganita’ya gittiğimizde nefes aldığımızı hissediyoruz. Ruhun şad olsun Mehmet Salih Amca, ruhun şad olsun Osman Abi, uzun ömürler diliyoruz Adnan Abi…

  1. GANZİLİS
  2. BEKLEMEK GÜNEŞ’İ
  3. BİR KENTİ ANLAMAK
  4. ŞİMDİ RUHUNU ONARMA ZAMANI

Sayfa 2 / 5

  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
© 2025 Ganita Bordo Haber . Tüm Hakları Saklıdır. Pruva Media
Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor Ganita Haber - Kültür - Sanat - Spor
  • HABER
  • KÜLTÜR & SANAT
  • YAZARLAR
  • SÖYLEŞİ
  • MİZAH
  • TURİZM
  • TARİH
  • SPOR
  • BELGESEL
  • İLETİŞİM
  • 0537 331 9315
  • ganitabordohaber@gmail.com