ÖĞRENMEK, ÖĞRETMEK

Bir Sümer atasözü diyor ki: “Biliyorsan öğretmelisin, bilmiyorsan öğrenmelisin”. Aslında yaşamın felsefik tanımını nasıl da güzel özetlemiş bu söz. Doğduğumuz ilk andan itibaren öğrenerek yürüyoruz ve öğreterek büyüyoruz. “Soru sormak cahillerin işi” diyor ya cahiller, soru sorarak kendimiz oluyoruz. “Algıda seçicilik” diyoruz bu duruma. Soru soruyoruz başkalarına, soru soruyoruz kendimize; aldığımız cevaplardan kendi yaşamımıza katacaklarımızı seçiyoruz. Ama bu durumda neyi bilip bilmediğimizi anlayabilmemiz gerekli. Yani algılarımızın açık olması gerekli. Peki soru sormuyorsak, sorgulamıyorsak yaşamı ve kendimizi, buna ne diyoruz? Bu duruma ise “algıda kabızlık” diyoruz.

Algısı kabız olan insanlar ne bir şey öğrenirler, ne de öğretirler. Ancak onlar çokbilmişliklerinin ukalalıklarını hep üzerlerinde taşırlar. Onları biçimlendiren ise sosyal statüleri, ekonomik güçleri, feodal dürtüleri ve yaşamın onlara sunduğu avantajlardır. Etraflarında her zaman birileri vardır ve o birileri onların yetersizliklerini örter. Birileri onlar için kazanır, birileri anlatır, birileri onlar için öğretir. Kaybettiklerinde ise herkes onların bir hiç olduğunu anlar ama bu süreç içerisinde olan olmuştur. Tekrar düzeltmek ise o kadar zordur ki.

Kimileri ise soru sormuştur, sorgulamıştır ve öğrenmiştir. Ama onların bazıları öğrendiklerini öğretmek istemezler. Bencilliklerini, vazgeçilmez olmalarını öğretmenin asaletine tercih etmezler. Onların ana felsefesi tek ve vazgeçilmez olmaktır. Korkaktır bu insanlar. Ellerinde var olanları hep başkalarının alacağından korkarlar. Ve bu durum onların üzerlerine korkak bir ego yükler. Ancak bir gün birisi gelir ve saltanatlarına son verir. Onlara kimsenin vazgeçilmez olmadığını öğretir. O zaman anlarlar yaşam içerisinde hiç de önemli olmadıklarını. Paylaşımda kabızlık hastalığına yakalanmış bu insanların sonu yalnızlıktır.

Öğrenmek mi daha güzeldir, öğretmek mi? Sanırım bilmek noktasına kadar öğrenmek, bilmek noktasından sonra öğretmek güzeldir. Hiçbir şeyi kabız olmayan insanlar böyle düşünür zannımca. Düşünsenize bildiklerinizi bilmeyenlere öğretiyorsunuz. Ve onlar öğreniyorlar. Siz bunu görüyorsunuz, yaşıyorsunuz, sizden bir parça evrenin başka noktalarına dağılıyor. Nasıl da mutluluk verici bir olay. İşte birçok şey gelecek nesillere böyle taşınıyor. İyi ki öğrenen ve öğreten insanlar var. İyi ki yaşamın anlamı bu iki sözcük üzerine kurgulanmış.

BEYNİN OYUNU

Beyin insanlara öyle oyunlar oynuyor ki. Çoğu kez küçücük bir konuya, bazen büyük olduğunu sandığınız bir konuya takılıp kalıyorsunuz. O konunun içinde korkuları, yanlışları, doğruları, ikilemleri, heyecanları, endişeleri daha doğrusu bütün duyguları en uçta yaşıyorsunuz. Yaşadığınız konu tek anlamınız oluyor, depresyon kıvamınız oluyor. Korkulu rüyalar, içinizle savaştığınız geceler, zamana esir ettiğimiz bir dünya. Akıp gidiyor günler, akıp gidiyor aylar. Oysaki vardığınız yer başladığınız yerden çok farklı olmuyor. Alışıyorsunuz ve bu alışma eylemi beyninizi onarıyor.

Yaşam içerisinde o kadar çok takılıp kaldığımız olaylar oldu ki. Her seferinde o olayları geride bıraktık. Mutlaka izler kalıyordur geride. Ancak çoğunlukla size kalan; "bu olaya mı takılmışım?" duygusu oluyor. Bazen öyle saçma geliyor ki o geçmişte saplanıp kaldığınız süreç. Trajik bir şekilde kendi kendinize gülüyorsunuz. Yaşadığınız anlamsızlığa anlamlı bir iz bırakıyorsunuz. Hatta bazen iz bırakmaya gerek bile duymuyorsunuz.

Beynin insana oynadığı bir oyun bu. İnsanı dar bir açıya mahkum eden bir süreç bu. Eğer çok düşünürken çok açıyla bakmayı bilmiyorsanız, bu oyuna yeniliyorsunuz. Beyin hücreleriniz gereksiz bir sürecin mahkumu oluyor. Ve beyin hapsinden çıkmak için, mecburen cezanızın dolmasını bekliyorsunuz. Kefaretle bile salmıyorlar sizi ya da af çıkmıyor. Eğer bir kez bu hastalıklı duruma yakalanmışsanız, bu süreci yaşamak zorunda oluyorsunuz.

Düşündüğün oranda varsın ya, bence düşündüğün orandan daha önemli olan şey düşündüğün açının genişliği ve çokluğudur. Yaşam iki elektrik direği arasına çekilmiş tel değildir. Ve sizlerde elektrik telleri üzerine konan kuşlar değilsiniz. O nedenle içinizdeki her şeyi bulutlara satın, dağlara satın, aya satın, denize satın. Umutlara satın. Ve satarken asla pazarlık yapmayın.

HANGİ TRABZON?

Kadınlar gördük, kasa kasa hamsileri ayıklayan; tuz ise kaya tuzu. 1900’lü yıllarda et görmeyen sofraların et potansiyeliydi. Gerçi hamsiye et demeyelim, hamsi kızar sonra. Izgarası salamurası, mısır unuyla kızartması, pastası (hamsi kuşu) vs. yoksulluk yıllarının kurtarıcı meleği, savaş yıllarının iyot kokan azığı... Sonra çocuklar gördük; yırtık pantolonlu, kara lastikli, yüzleri tozlu çocuklar. Çocuk çocuktur ya; birdirbir, yakalamaca, emen almaca oynayan çocuklar. Ama 11-12 yaşında çocuklar; sırtlarında tüfek, bellerinde kama. Mahalle savaşı yapmayan, savaşa giden çocuklar…

Deniz geri veriyordu her şeyi. Kıyıya vuran suretler, yunus cesetleri, içinden mektup çıkan şişeler... Yunus balığının yağından lamba yapardı kadınlar, undan gavut, taştan çorba. Deniz geri veriyordu her şeyi. Karşı kıyıdan bir insan ölüsü vururdu kıyıya, kum bulaşmış gözüne. Toprakta o ölüye bile yer vardır. Ki artan hamsileri kadınlar toprağa gübre diye dökerdiler. Bıyıkları tütünden sararmış Dursun Reis başlardı ağıda; “Sivastopol önünde yatan gemiler / Atar da Niizam topunu yer gök iniler / Yardımcıdır bize kırklar yediler / Aman da padişahım izin ver bize /İzin de vermez isen dök bizi denize.” Kıyıya insan ölüleri vurur, padişah izin vermez bize…

Evler birbirine öyle yakındır ki, kadınlar camdan cama konuşurlar. Asker yolu beklemekten gözleri anlamsızlaşmış kadınlar. On altı yaşında Ayşe âşık olmuş Cemal’e, Ayşe’nin çeşmeden dönüşünü bekler, bir de askere gidişini Cemal. İnce bir kemençe sesi yırtar sessizliği. Yetmiş beş yaşındaki Musa Çavuş balıktan dönüyordur. Bahçeli evlerde mısır püskülleri, karayemiş yaprakları, kokulu üzüm şerbeti, tencerelerde mis gibi mısır kokusu. Gerçi mısır koçanıyla çorba yapılan zamanları bile yaşamıştır, yaşayacaktır bu halk…

Birinci Dünya Savaşı, Rus işgali, İkinci Dünya Savaşı; savaş savaşa ulanır, deniz fırtınada bulanır. Her şeye rağmen Berber Selim erkek çocuklarının sünnetini aksatmaz. Mahalleli ise erkekliğe ilk adımlarını atan çocukların horonunu. Omuz omuza verir mahalleli; kemençe sesinin yettiği yerde kemençe sesiyle, yetmediği yerde davul zurna ile. Horon sanki sabaha kadar sürecek gibidir. Ama evde bebeler süt bekler…

Terzi Raşit gelinlik dikme telaşındadır. Esma gelinlik provasına annesiyle gelir. Nişanlısı Temel onu uzaktan süzer, heyecanlanır. On beş gün sonra düğünleri vardır, Temel ‘in babası Hasan Usta silahını yağlar. Ki yeri göğü inletecektir düğünde; hele bir de erkek torunu olursa... Ekmek karneyledir ama mısır ekmeği ne güne duruyor ki?  Mahallenin diğer genç kızları da bu düğünü bekler. Belki de yeni bir sevda düşecektir yüreklerine.

Evler cumbalı, bahçeli, tuvaletleri dışarıda. Sokaklar dar, kapılar tokmaklı, pencereler sürgülü... Gözler solgun ana samimi, eller kirli ama sıcak, sözler sert ama içten... İki Trabzon var kalbimizde, sizinki hangisi? Masumiyetini öldürdüğümüz Trabzon mu, yoksa evlerinin duvarlarına deniz vuran Trabzon mu?

SABRİ KURT

Ganita’nın Ganita olduğu zamanlar. Bizlerin üniversitede okuduğu yıllar. Vaktimizin önemli bir kısmını Ganita’da geçiriyoruz. Farklı bir garson var orada. Diğer garsonlar çay içip içmeyeceğimizi öğrenmek için dövecekmiş gibi bir ses tonuyla ve emir kipinde “ne içersin?” diye sorarken, o naif bir şekilde “ne alırsınız?” derdi. Diğer garsonlardan kesinlikle farklıydı. Biraz kitap okumuştu, Devlet Tiyatrosu oyuncuları ile samimiyeti vardı. Hatta birçok tiyatro oyununda figüran olarak rol almıştı.

O dönemlerde sahilde Dalyan Çay Bahçesi vardı.  Sabri, gündüz Ganita’da çalışır, akşam ise Dalyan Çay Bahçesi’nde garsonluk yapardı. Dalyan’da klasik içecekler dışında bira da verilirdi. Dalyan iki bölümlüydü. Bir bölümünde yalnızca erkekler otururdu. Diğer bölümü ise aileye aitti. Aile ne ise... Sabri, aile kısmında çalışırdı. Yanımızda kız arkadaşlarımız olmasa bile Sabri aile kısmında yer ayırırdı bize. Öğrenci olduğumuz için kendince diğer bölümden korurdu bizi. Daha konforlu olan aile kısmında oturmamızı isterdi.

Bizler Ganita’da uzun sürer otururduk, çay eşliğinde bir şeyler yazar, çizerdik. Zaman zaman ders çalışırdık. Canımız farklı bir içecek çektiğinde Dalyan’a giderdik. Hem Dalyan’da farklı müzikler çalardı, Orhan Gencebay çalardı. Sabri öğrenci olduğumuz için koruma içgüdüsüyle torpil geçerdi bize. İki tane içsek, biri şirketten gelirdi veya beleş çerez gönderirdi masamıza. Zaman zaman masaya gelip muhabbete katılırdı. O nedenle kültür ve sanat konusunda bile kendisini geliştirmişti.

Sonra hayat farklı bir yöne doğru aktı. Trabzon Rus hakimiyetine(!) girdi. Oteller, barlar bölgesi tamamen dönüştü. Dalyan kapandı. Ganita bizim dönemimize göre farklılaştı. Sabri’nin artık başka yerlerde olduğunu duymaya başladık. Tiyatrodan bağını koparmıştı. Onun yeni mekanı Taşbaşı bölgesiydi. Ailesini geçindirecekti, paraya ihtiyacı vardı.  Zaten o dönemin Ganita müdavimleri dağılmıştı. Bu süreçten sonra rastlantı sonucu Sabri ile bir kaç kez karşılaşmıştın. Hiç iyi görmemiştim onu, çok değişmişti.

Duyduk ki Sabri’yi kaybetmişiz. Öğrenci dostu, naif yürekli Sabri. Uzun yıllar yaşamımızın dekorlarından birisi olmuştu. Farklı kişiliklerden ve Ganita’nın köşe taşlarından birisini daha kaybettik. Ruhu Şad olsun… Özer İskender

YAŞAMAK YAŞATMAKTIR

Bir siyasetçimiz; “dün dündür, bugün bugündür” demişti. Ancak artık insanların ne dünü, ne bugünü ne de yarını var. Bir hafta başlıyor, bir ay başlıyor, bir yıl başlıyor ve yenileri geliyor. Nerede başladın, nerede bitirdin bilemiyorsun. Günlerdir günler geçiyor; anlamıyorsun. Yaşamak istiyorsun ama yaşamıyorsun.

Aslında en güzel yaşamak yaşatmaktır. Bir canlının yaşaması her şeyin önündedir. Bu tespit ancak bir insanın içinde yer etmiş “sevgi ve vicdan” kavramlarının bileşkesi olabilir. Ama yenidünya düzeni insanlara yalnızca kendilerini sevmelerini öğretiyor. Sana güneşin doğuşunu görme diyorlar, güneşin batışında hüzünlenme diyorlar, arabanın çarptığı bir kediye yardım etme diyorlar. Sevmeyi yasaklıyorlar, vicdansız ol diyorlar. O yüzden önünü göremiyorsun, haftanın günlerini unutuyorsun, yaşamla ilgili zevklerini yalnızca yemeye, içmeye, uyumaya indirgiyorlar. Oysa ki onlar yalnızca bir ihtiyaç ,zevk değil ki..

Artık insanlar çok az bir araya geliyorlar. Bir araya geldiklerinde hesabı herkes ayrı ayrı ödüyor. Yıllar önce tüm masanın hesabını ödeyenlere, bundan sonra Alman usulü ödeyelim diyenler aslında değişen dünyanın ipuçlarını bize veriyordu (Gerçi çoğunluk bilir ama ben yine yazayım; Alman usulü ödeme herkesin kendi hesabını vermesi anlamına geliyor). Son geldiğimiz noktada, birbirimize çay bile ısmarlamıyoruz. Gerçi bir bardak çay 20- 100 TL bandında. Maaş alıyoruz ya sorsanız ekonomik bağımsızlığımız var. Oysaki önemli bir bağımlılığımız var; “bankalar”... Her şeyimizle bağımlılığımız var bankalara. Çay içerken bile onlara soruyoruz. Ismarlayamadığınız çaylar, alamadıklarımız, yiyemediklerimiz faize gidiyor. Cem Karaca’nın şarkısında söylediği gibi, “bedava yaşıyoruz dostlar bedava /hava bedava bulutlar bedava”..

Yaşamda öylesine önemli gündem maddelerimiz var ki, oy çokluğuyla ret ediliyor. Birileri ellerini indirip kaldırıyor, bize ise yaşamadığı günlerin sayısını tutmak kalıyor. Şair “umut etmek yasak bana” demişti. Bizlere umut etmeden bir yörüngenin etrafında aynı yolları yürümek düşüyor.

Gözlerimi kırpıştırmadan ufka bakmak isterdim, bulutların kaç metre yükseklikte olduğunu tahmin etmek isterdim, bir balığın denizin içinde gittiği yerleri bilmek isterdim... İnsanların ölmeden yaşamanın ne demek olduğunu öğrenmesini isterdim.